Gez Dünyayı, Gör Hanya’yı Konya’yı

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İspanya Gözlerinizin önüne şöyle bir sahne getirin: Bir bayram günü. Ailenizle evinizde otururken, akrabalarınız sizi ziyarete gelmiş. Tatlıları, meyveleri misafirlerinize sevimli bir telaş içerisinde ikram etmenin...

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İspanya

Gözlerinizin önüne şöyle bir sahne getirin:

Konya Selçuk ilçesi Zümrüt Apartmanı
Bir bayram günü. Ailenizle evinizde otururken, akrabalarınız sizi ziyarete gelmiş. Tatlıları, meyveleri misafirlerinize sevimli bir telaş içerisinde ikram etmenin derdine düşmüşsünüz. Çay suyu ocağın üzerine konulmuş. Belki akrabaları, sevdiklerinizi işten-güçten ayda yılda bir görmenin etkisiyle ziyareti, birlikteliği daha büyük bir mutlulukla karşılıyorsunuz.

O sırada, diyelim, eşiniz evde çay kalmadığının farkına varıyor. Ya da misafirlerden birinin çocuğuna süt almak gerekiyor. Veya sigaranız bitmiş. “Bir koşu alır gelirim” diye dışarı çıkıyor, asansöre biniyor, köşedeki bakkala seğirtiyorsunuz.

Alışverişinizi yapıyor, parasını verip üstünü alıyorken dışarıda bir gürültü koptuğunu duyuyor, herkesle birlikte dışarı fırlıyorsunuz.

O da ne?

Oturduğunuz evin bulunduğu apartman gözlerinizin önünde yıkılıyor. Dünyanın en pahalı, en nadide ipeklilerine, kumaşlarına sarmaya kıyamadığınız evlatlarınızı beyaz ve soğuk kefene sarılırken; doğanın en güzel çiçeklerine değişmeyeceğiniz sevgili eşinizi siyah ve ruhsuz cenaze çelenkleri beklerken ve beraber ağladığınız, beraber güldüğünüz akrabalarınız, komşularınız, dostlarınızı çaresizlik içinde ondan öte köy olmayan ölüme koşarken görüyorsunuz.

Siz, sadece seyrediyorsunuz, çaresizliğiniz, feryadınız, tıkanan nefesiniz beton-toz-moloz yığınlarının arasında yaşama veda edenlere uzanan kurtarıcı el olmuyor, olamıyor.

***
Yukarıdaki sahneyi, hepimizin bildiği ve yakından takip ettiği gibi, Konya Selçuk ilçesi Zümrüt Apartmanı sakinleri yaşadı.

Aynen yıllar önce Diyarbakır’da çöken Hicret apartmanı sakinleri gibi…

Aynen birkaç yıl önce Marmara Bölgesi’nde birçok kenti vuran depremde çürük binaların altında kalıp kara toprağın altına girenler gibi…

Ölenler bu güzel yaşama veda ettiler; geride kalanlar, yaşamını yitirenlerin yakınları tarifi imkansız acıyı, bir gün kendileri de bir vesileyle yaşama veda edip mezara girene kadar, yüreklerinde taşımaya devam edecekler.

Peki bundan sonra ne olacak?

HİÇBİR ŞEY…

Kimse alınmasın, kusura bakmasın, kızmasın!
Hiçbir şey olmayacak, hiçbir şey değişmeyecek.
Ölenlere Allah rahmet eylesin; öldükleriyle kaldılar.
“Neye, hangi verilere, kime dayanarak bu iddiada bulunuyorsun?” diyenleriniz olabilir.

Bizzat Türk toplumunun, hukuk sisteminin, devletinin, sisteminin yaşama, yaşayan her canlıya bakış açısına dayanarak…

Toplumu oluşturan kültür, ideoloji, felsefe, değerler bütünü, ekonomi vb.nin toplamı denebilecek paradigmaya bakarak…

Bu olay da, diğer felaketler gibi, aradan belirli bir süre geçtikten sonra unutulacak. Ölenler birkaç yıl ölüm günlerinde anılacaklar; yas tutulacak, ağlanılacak, unutmadık denilecek.

Sonra?

Bir daha deprem olacak, sel basacak, apartman çökecek ve bin senedir duyulan mavallar yinelenecek:

“Sorumsuz müteahhitler/rüşvetçi memurlar/yasalarda eksik var/devletimiz güçlüdür, halkımız mağdur edilmeyecektir/bu olayların yinelenmesine izin vermeyeceğiz”

Ve bir sürü değerini, ciddiyetini çoktan yitirmiş kokuşmuş laf salatası.

****

Ey halkım, sürekli ölen, öldürülen, depremlerde, sellerde, yağmurda, çamurda yiten, ölüm repertuarı başka uluslarınkiyle kıyaslanmayacak kadar geniş halkım,

Suçun, büyüğü senin; kimseye kızma.

Seni sen eden iki sakat anlayış bu işleri başına açıyor:

Birincisi, hafızan balık hafızası, üç saniyelik. Vakit kaybetmeden, unutuyorsun.

İkincisi, bağışlıyorsun. Kaderimiz buymuş diyorsun, o dakikada orada ölmezsek başka bir yerde ölecektik diyorsun, bunu yapanların yanına kar kalmaz ilahi adalet tecelli eder diyorsun ve acını bağrına gömüyorsun. Bununla kalsan iyi! Gün geliyor bu işleri başına açanların peşinden koşuyor, akıllarına hayallerine getiremeyecekleri makamlara taşıyor, şakşakçılığını yapıyorsun.

Birçoğunuzun üye olunmasından yana olduğu Avrupa Birliği var ya! Özendiğin, imrendiğin Avrupa var ya! Muasır medeniyet seviyesi, demokrasi, insan hakları var ya!

İşte orada, AFFETMEK yok, UNUTMAK hiç yok.

Orada insanlar yüzlerine bir tokat atana diğer yanaklarını dönmüyorlar; o tokadı atanın kolunu kırıyor, vücudunun başka bir yerine monte ediyorlar.

İnsanlar unutmadıkları ve affetmedikleri için devlet de kendisinin varlık sebebi olan topluma karşı değil, toplumdan yana yasalar çıkarıyor. O yasalar ihlali yapanlara zırh olmuyor; mağdurdan yana hükümler, yorumlar içeriyor. İnsanın canına, sağlığına kast edenlerin emdikleri süt burunlarından getiriliyor. Öyle üç beş siyasetçinin kararıyla, parmak kaldırıp indirmesiyle katillere, uğursuzlara, ırz düşmanlarına, eşkıyalara zırt-pırt on yılda bir af çıkarılmıyor; kimse böyle bir şeyi düşünmeye bile cesaret edemiyor.

Sen unutmaya devam ettiğin sürece, sen affettiğin sürece –ki öyle gözüküyor- bu işler başına daha çok gelecek.

***

Konya Vakası’yla doğrudan ilgisi görünmemekle birlikte küçük bir değinme:

Geçenlerde CNN Türk kanalında 1. Dünya Savaşı’nda Sarıkamış’ta donarak ölen Türk askerleriyle ilgili bir belgeseli birkaç dakika izleyebildim. “Birkaç dakika izleyebildim” diyorum; çünkü büyük dedesi Bağdat’ta mezarının yeri bile belli olmayan meçhul askerlerden birisi olmuş, dedesi ardı arkası gelmez savaşların ardından evin yolunu zor bulmuş ve “zenginimiz bedel verir/askerimiz fakirdendir”, “Yemen, Yemen şanlı Yemen/toprakları kanlı Yemen” türküleriyle büyümüş birisi olmama karşın bu vahim olayı izlemeye tahammül edemedim.

Öyle vahim bir hadise ki, aradan 90 değil, bin yıl da geçse, yüreğinde toz kadar merhamet taşıyan birisinin tekrar tekrar dinleyeceği türden bir şey değil.

Memetçik Memetler Yemen seferinden yazlık kıyafetlerle gelip cepheye sürülmüş, aman vermez soğuğun pençesinde tek kurşun atamadan, gencecik yaşlarında yaşama veda etmişler.

Bu vahşetin, cinayetin birinci dereceden sorumlusu kim?
Enver Paşa…

Tarihi kayıtlardan bildiğimiz kadarıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın uyanıklığı olmasa, Enver Kafkasya’dan mı Rusya’dan mı kopup gelecek, Kurtuluş Savaşı’nda bizi bir kez daha kurtaracaktı (!).

Kısmet değilmiş.

Enver gelebilseydi, -bence- biz onca Memedi ve acısını unutur; kızsak bile birkaç yıl sonra Paşa’yı bağrımıza basar, bakan, başbakan bile yapardık. Adını da caddelere, üniversitelere, viyadüklere vermekte (belki de bir yerlere verilmiştir) sakınca görmezdik.

***

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular