Gazetecilerin çilesi

Herkes gazetecilerin yaptığı dış gezileri zevkli zanneder ama Hakan Akpınar’ın da anlattığı gibi tam bir eziyettir. Herkesin gitmek için gıpta ettiği bu seyahatler, bir güzele ucundan azıcık bakıp da...
Erdal İpekeşen

Erdal İpekeşen

Herkes gazetecilerin yaptığı dış gezileri zevkli zanneder ama Hakan Akpınar’ın da anlattığı gibi tam bir eziyettir. Herkesin gitmek için gıpta ettiği bu seyahatler, bir güzele ucundan azıcık bakıp da dokunamamaya benzer.

Hürriyet Ankara Bürosu´nun deneyimli elemanlarından Hakan Akpınar ile, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan´ın yedi AB ülkesinin başkentine düzenlediği geziyi konuşuyoruz. Hepsinde de hazır bulunan Hakan, söze “Bu gazetecilerin çilesi bitmez Erdal Ağabey” diyerek başlıyor. Meğerse bu yedi ülkelik maraton gazetecileri perişan etmiş.

Erdoğan, 25-29 Kasım tarihleri arasında Portekiz, Finlandiya, Danimarka, İsveç, Fransa, Lüksemburg ve Hollanda´yı ziyaret etmişti. AKP lideri, gezilerini, THY´den kiralanan Boeing 737 tipi Zonguldak adlı uçakla yapmıştı. Geziye toplam 36 gazeteci katılmasına karşın, koltukların yarısı boş kalmıştı. Zira, AKP heyeti 20 kişiden oluşuyordu. Bakın Hakan neler anlattı:

“Bu yedi ülkeye gezi için gazetecilerden kişi başı 4´er bin dolar alındı. 25 Kasım sabahı saat 08.00´de Portekiz´e uçuldu. Bu yolculuk tam 5.5 saat sürdü. Erdoğan, bunun 3.5 saatini uyuyarak geçirdi. Gazetecilere uçakta içki ve yemek servisi yapıldı. Sigara içmek de serbestti. Ancak keyifli saatler, sonrasında yorucu bir maratona dönüştü.

Portekiz´de başbakan, cumhurbaşkanı ve muhalefet partilerinin liderleriyle görüşüldükten sonra akşam saatlerinde Finlandiya´ya uçuldu. Gazeteciler o arada haberlerini koştura koştura yazdırdılar. Yemek mi? Öğleyin yiyemediler. Ancak akşam uçakta yemek yeme fırsatı oldu. Beş saatlik yolculuk sonrası Finlandiya´nın başkenti Helsinki´ye ulaşıldığında saatler 03.00´ü gösteriyordu. Otele giriş ve yatış 04.30 demekti.

Sabah 07.30´da kalkıldı ve yine maraton, yine telaş. Ama o gün sabah kahvaltısı dört saat kalınan lüks otelde yapıldı. Öğle saatlerinde Danimarka´nın başkenti Kopenhag´daydık. Öğle yemeğini yine uçakta yemiştik. Ya balık var ya da soğuk tavuk.

Akşam saatlerinde ise İsveç´in başkenti Stockholm´e uçtuk. Akşam yemeği mi? Tabii ki o da uçakta… 26 Kasım günü sabah kahvaltısını Helsinki´de, öğle yemeğini Kopenhag semalarında akşam yemeğini ise Stockholm´ün bulutlu gökyüzünde yemiştik.”

Hakan anlattıkça benim kalbim sıkışmaya başlamıştı. “Artık yeter” diyerek sohbeti bitirdim. Herkes gazetecilerin yaptığı dış gezileri zevkli zanneder ama Hakan’ın da anlattığı gibi tam bir eziyettir. Herkesin gitmek için gıpta ettiği bu seyahatler, bir güzele ucundan azıcık bakıp da dokunamamaya benzer.

Sadrazam torunu Meclis´te
Meclis´in yeni döneminde görev üstlenecek 16 ihtisas komisyonunun üyeleri, Genel Kurul tarafından belirlendi. Milli Savunma Komisyonu’nda çalışacak isimlerden biri ise özgeçmişi ile ön plana çıktı. İstanbul Atatürk Havalimanı VİP´inde görevli olarak çalışırken, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ile tanışan ve bu şekilde milletvekilliği yolu açılan İnci Gülser Sokullu Özdemir ilginç kişiliğin ta kendisiydi. Osmanlı İmparatorluğu´nun en ünlü sadrazamlarından Sokullu Mehmet Paşa´nın dokuzuncu göbekten torunu olan İnci Hanım, bu özelliğini mahkeme kararıyla da tescil ettirmiş. Hal böyle olunca da dede soyadı Sokullu ile koca soyadı Özdemir´i birlikte kullanmaya başlamış. Kanuni Sultan Süleyman dönemiyle başlayıp, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde tam 14 yıl sadrazam olarak devlet yönetiminde bulunan Sokullu Paşa, 74 yaşındayken bir suikastçı tarafından hançerlenerek öldürülmüştü. Tam dokuz kuşak sonrası, yeni bir Sokullu devlet yönetiminde yer alırken, İnci Hanım, herkese, TBMM koridorlarında paşa dedesini anlatıyor.
Lüks harcama için kuyruk
Meğerse biz AB’ye çoktan girmişiz de haberimiz yokmuş. Şeker Bayramı tatilini fırsat bilip İtalya ve Fransa´ya giden dostlarım anlattı… Özellikle İtalya´nın Milano ve Roma şehirleri Türklerin özerk bölgesi gibi olmuş. Kimi turistik, kimi iş için derken pek çok kişi soluğu bu ülkelerde almış. Girilen birçok mağazada, ya da restoranda İtalyanca konuşandan daha çok Türkçe konuşana rastlamak mümkünmüş. Anlattıklarının en ilginci ise mağazalarda yapılan alışverişlerdi. Gucci, Fendi gibi mağazalarda bizim Türkler kuyruktaymış. En düşük rakamı 500 Euro olan çantalardan almak, kıyafetlerden birine sahip olabilmek için birbirleriyle yarışıyorlarmış. O esnada Paris´ten dönen arkadaşımız söze girdi ve “Yahu, her gidişte Louis Vuitton mağazasının önünde Japonları görürdüm. Bu kez mağazayı dolduranlar bizimkilerdi. Bin hatta üç bin Euro´ya çanta alacağım diye birbirlerini eziyorlardı” dedi. Bir tarafta IMF ile para pazarlıkları yapan bir ülke, diğer tarafta sınırsızca para harcayan vatandaşları. Ne kadar dengesiz bir durum değil mi? Hele hele nüfusunun yüzde 70´ine yakını fakirlik sınırındayken.
Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular