Futbolu “Hackleyen” Adam JOSE MOURINHO

Beden Eğitimi öğretmenliğinden dünyanın en iyi teknik direktörlüğüne kadar geçen zolu bir macera. Futbolun şifrelerini çözen adam hakkında bilmediğiniz her şey. ONUN FUTBOL SEVERLERE kendini sevdirmek, daha keyifli maçlar...

Beden Eğitimi öğretmenliğinden dünyanın en iyi teknik direktörlüğüne kadar geçen zolu bir macera. Futbolun şifrelerini çözen adam hakkında bilmediğiniz her şey.

ONUN FUTBOL SEVERLERE kendini sevdirmek, daha keyifli maçlar izletmek ya da fair play ruhu için kendini feda edip kahraman ilan edilmek gibi dertleri yok. Onun kafasında tek bir şey var, o da “başarılı” olmak. Ondan nefret edebilirsiniz ama onu asla küçük göremezsiniz. Onun kişiliğini, davranışlarını eleştirebilirsiniz ama asla dediklerinin ve yaptıklarının tutarsız olduğunu söyleyemezsiniz… O, çocukluğundan itibaren kendini bir Saylonmuş gibi bugün geldiği noktaya ulaşmak için programlamış, hayatındaki her yol ayrımında tercihlerini o yönde yaparak nihai hedefine ulaşmış bir adam.

Jose Mourinho 2

İKİ TAKINTI: DÜZEN VE FUTBOL

Jose, 1963’te Salazar’ın diktatörlük rejimiyle yönetilen Portekiz’de Se-tubal şehrinde dünyaya geldi. Annesi Maria Julia bir dilbilgisi öğretmeni, babası Felix ise yaşadı klan şehrin takımı VitoriaJose Mourinho Setubal’de oynayan, bir kez milli olmayı başarabilmiş vasat bir kaleciydi. Oldukça rahat ve sorunsuz bir çocukluk geçiriyordu. Yani romantik futbol yazarlarımızın bayıldığı, gündüzleri ayakkabı boyacılığı yapıp akşam sarhoş babasının deri kemeriyle tanışan dramatik bir çocukluk hikayesi falan yok (belki de bu nedenle onu pek sevmiyorlar). Entelektüel ve maddi birikimi yeterli seviyede olan ailesinin onun üzerindeki tek baskısı “okuyup adam olması” yönündeydi.

Kendi ağzından: “Konforlu, rahat bir aileden geliyorsanız üzerinizde tek bir baskı vardır; okumalısınız!”.

Annesi oğlunun ne kadar takıntılı biri olduğunu “Daha beş yaşında olmasına rağmen o kadar mükemmeliyetçiydi ki her gün okula gitmeden bütün kalemlerini, boyalarını kusursuz bir sıraya koyar, çantasına yerleştirirdi” sözleriyle anlatıyor. Jose’nin o yıllarda düzen intizam dışında bir takıntısı daha vardı; futbol. Babası Felix, “ona doğum günü ya da yılbaşlarında futbol topu dışında bir şey aldığımızda yüzümüze bile bakmazdı” diyor ve ekliyor “Altı yaşındaydı, ona Vitoria Setubal’den Belenenses’e transfer olduğumu söyledim, karşımda hüngür hüngür ağlamaya başladı”.
Babasının antrenörlük kariyeri başladığında Jose 12-13 yaşlarına gelmişti.

Her hafta babasının peşinden şehir şehir dolanan Jose oyuncuların arasında büyümüştü. Neredeyse her antrenmana giden ufaklığa artık daha önemli bir rol verme vakti gelmişti; onu top toplayıcı çocuk yaptılar. “Birkaç gün içinde diğer top toplayıcı çocukları organize edip nerelerde durmalarını söylemeye başlamıştı” diyor baba Mourinho ve ekliyor “çok erken yaşlarda taktikler ve oyun sistemleri üzerinde düşünmeye ve onları anlamaya çalışıyordu… 15-16 yaşlarında bir gün bana gelip ileride teknik direktör olmak istediğini söyledi. Ona rakipleri seyrettirip raporlar hazırlatmaya başladım. O dönemde bana inanılmaz faydası olmuştu. Hatta Madeira ile oynayacağımız çok önemli bir maç hatırlıyorum. Bir puan bile alsak play-off’lara kalacaktık. Jose bir hafta boyunca rakibin antrenmanlarını izledi. Sonra da gelip 0-0’a yatmamız gerektiğini söylemişti. Yardımından çok memnun olup ona emeğinin karşılığı olarak biraz harçlık vermiştim”.

“Robson’dan öğrendiğim en önemi şey, kazandığında ‘takım’ olduğunu unutmamak, kaybettiğinde de kendine fazla yüklenmemek.”

Annesinin yoğun baskısıyla 17 yaşında üniversitede yöneticilik bölümüne kaydını yaptırsa da ilk gün eve dönüp “Üzgünüm anne ama ben bunu yapamam” dedi ve Lizbon Üniversitesi Spor Bilimleri Bölümü’ne girdi. Aynı dönemde futbol da oynuyordu fakat antrenörlük hevesi ve yeteneği sahada top ayağına geldiğinde pek bir işe yaramıyordu. “Kazma” seviyesinde top tekniğine sahip, fiziksel olarak yeterince iyi olmayan, sadece mücadele azmiyle işi götüren bir defans oyuncusuydu. Jose neyse ki limitlerini bilecek kadar zeki biriydi. O günleri şu sözlerle ifade ediyor: “Daha fazla yükselemeyeceğimi bilecek kadar akıllı biriydim. Benim seviyem ikinci ligdi ve bunu aşamayacaktım”. Jose küçük ligin sıradan futbolcusu olmaktansa futbolu bırakıp antrenörlük kurslarına başladı ve böylelikle çocukluğundan beri hayalini kurduğu asıl amacına yönelmiş oldu…

“SANCHO PANZA” ZAMANLAR

Kendisini geliştirmek için kitaplara ve araştırmalara dalan Jose’ye Portekizce kaynaklar yetersiz geldiği için çok iyi seviyede İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca öğrenmişti (Hatta Gattuso’nun “bu adam benden iyi İtalyanca konuşuyor” demeci bile var). Öğrendiği bu dillerin hayatına ne kadar büyük katkı yapacağını, kaderini nasıl değiştirebileceğini öngörebilmesi mümkün değildi fakat neredeyse anadili gibi akıcı ve kusursuz konuştuğu İngilizce ona aradığı fırsatı bulmasında yardımcı oldu.

1993’te Sporting Lizbon ile anlaşan Bobby Robson yeni geldiği ülkede kendisine tercümanlık yapacak ve yardımcı olacak lokal bir isim aradığını söyledi.

Mourinho’yu havaalanına getirip Robson ile tanıştırdıklarında kimse kurulan bu dostluğun, futbolun geleceğini şekillendirecek adamı oyuna dahil etmek anlamına geldiğini bilmiyordu.

Fakat aradan geçen kısa sürede Robson Mourinho’nun sadece bir tercüman olarak kullanılmayacak kadar yetenekli olduğunu fark etti. Robson, Mourinho’nun biyografisini yazan gazeteci Patrick Barclay’e yıllar sonra verdiği bir demeçte şöyle diyordu: “Ona ilk kez bir rakip hakkında danıştığımı hatırlıyorum. Bana tek kelimeyle birinci sınıf bir raporla dönmüştü. Hatta o ana kadar gördüklerimin en iyisiydi. Daha otuzlarının başında, neredeyse hiç futbol oynamamış, hiçbir takım çalıştırmamış bir adam o ana kadar gördüğüm en iyi, en kusursuz rakip analizini hazırlamıştı”.

Portekiz’de iki şampiyonluk ve bir kupa kazanma başarısı gösteren Robson 1996’da Cruyff’un ayrılmasının ardından Barcelona’nın başına geçerken Sancho Jose Mourinho 1Panza’sını da yanında götürdü. Jose ve Robson o dönem epey alay konusu oldular. “Büyükbaba ve yakışıklı çocuk” ismi takılan İkiliye “gay” imaları bile yapıldı. Hiçbir futbol geçmişi ve ağırlığı olmayan Portekizli bu genç adam, Robson, Ronaldo, Staichkov ve Figo gibi isimlerin arasında ilk başlarda ciddiye alınmasa da aradan geçen sürede kendini kabul ettirmesini bildi ve Robson’ın ayrılmasının ardından Luis Van Gaal’in de yardımcısı ve tercümanı olarak kulüpte kaldı.

Futbol dünyasının belki de en ayrı kutuplarından gelen iki isimle ardı ardına çalışan Mourinho bu büyük hocalardan öğrendikleriyle kendini inanılmaz derece geliştirdiğini ve daha sonraları verdiği bir röportajda bu iki ismin kariyerine olan katkısını kabul etti; “Robson’dan öğrendiğim en önemli şey, kazandığında “takım” olduğunu unutmamak, kaybettiğinde de kendine fazla yüklenmemek oldu. Ayrıca Robson antrenman plan programlarına pek inanmazdı. O doğrudan oyuncularla iletişime inanırdı. Ayrıca tam bir hücum futbolu uzmanıydı ve bu nedenle ben daha çok defans çalışmalarına yoğunlaşıyordum… Van Gaal ise her şeyi planlı programlı yapardı. Antrenmana çıkmadan önce ne yapacağımızı her zaman bilirdim. Hiçbir şeyi şansa bırakmaz her şeyi en ince detayına kadar planlardı”.

“DON KİŞOT” YILLARI

Barcelona’daki görevini tamamlayan Mourinho’nun hayatındaki en önemli viraj Newcastle’ın başına geçen Robson’ın yardımcılık teklifine rağmen ‘Sancho Panza’lıktan vazgeçerek kendi başına çalışmak istemesi oldu. Önce kısa bir Benfica macerası yaşadı. Sporting’e karşı 3-0 kazandıkları derbi maçın ardından başkan Vilarinho’ya sözleşmesinin uzatılmasını teklif etti. Kabul edilmeyince de istifasını verdi. Yıllar sonra Vilarinho hayatının en büyük hatalarından birini yaptığını kabul edecekti.

“Lütfen beni kibirli olarak görmeyin ama ben Avrupa şampiyonuyum ve ‘özel’ biri olduğumu düşünüyorum.”

2001’de Portekiz Ligi’nin zayıf takımlarından Leiria’nın başına geçen Mourinho ve takımı harikalar yaratarak ligi dördüncü tamamladılar. Ertesi yıl Porto’nun başına geçen Mourinho nokta transferlerle kafasındaki takımı kurdu. Porto, “Pressao Alta” ismi verilen, hücum hattından başlayan yoğun presli oyun tarzıyla puan rekoru kırıp Portekiz Lig Şampiyonluğu’nu,

Lig Kupası’nı ve Süper Kupası’nı kazandı. Üstüne üstlük bunlar yetmezmiş gibi UEFA Finali’nde Celtic’i 3-2 yenerek 1987’den beri Avrupa’da final bile göremeyen Portekiz’e uzun yıllar sonra ilk uluslararası başarısını da kazandırmış oldu. Mourinho ve kurduğu makine gibi işleyen kadrosu ertesi yıl ise bir hayali gerçekleştirerek Lig Şampiyonlugu’na ek olarak Şampiyonlar Ligi’ni de kazandı.

SÜPER EGO

Mourinho’nun sadece birkaç yıl içinde gerçekleştirdiği bu mucizelerden sonra Real Madrid, Chelsea ve Liverpool gibi takımların onunla ilgilendiği söylentileri iyice ayyuka çıkmaya başladı. Hatta Mourinho o dönemde Liverpool’un teklifiyle ilgilendiğini beyan etmişti. Abramovich sezon içerisinde onunla yüz yüze görüşmeye can atıyordu ama Jose etik bulmadığı için Şampiyonlar Ligi Finali’nin son düdüğünü beklemeye kararlıydı, çünkü o sırada Chelsea ve Porto hala potansiyel rakipti. Final maçının ardından Monaco’da Rus milyonerin yatında buluştular. Mourinho dersine iyi çalışmıştı ve Abramovich’e PowerPoint’te Chelsea hakkında ayrıntılı bir sunum yaptı. Hangi oyuncuların kalması, hangilerinin satılması gerektiği, kulübün antrenman tesisleri, oyuncu izleme komitesi ve fizyoterapi imkanları gibi konularda beklentilerini Abramovich’e açıkça anlattı. Rus milyoneri büyüleyen Jose elinde neredeyse sınırsız bir bütçe ve her ay hesabına yatan bol sıfırlı bir ücretle Chelsea’nin başına geçti.

İngiliz medyasının karşısına geçtiği ilk basın toplantısında kusursuz İngilizcesi ve yüksek egosuyla Ada’nın bir numaralı gündem maddesi haline geldi. Özellikle de toplantıda söylediği “Lütfen beni kibirli olarak görmeyin ama ben Avrupa şampiyonuyum ve özel biri olduğumu düşünüyorum” cümlesi Mourinho’nun o tarihten bu yana aradan geçen altı yılda yaptığı, söylediği her şeyin habercisi nite ligindeydi. İkişer Premier Lig ve Serie A şampiyonluğu, yine ikişer İngiltere ve İtalya Lig Kupası, bir FA Cup ve tabii ki bu sezon Inter ile kazandığı Şampiyonlar Ligi Kupası Mourinho’yu gezegenimizin aktif olarak çalışan en büyük teknik direktörü haline getirdi

MOURİNHO’NUN FORMÜLÜ

Onu Daum’dan, Terim’den hatta Ferguson’dan, Wenger’den farklı kılan ne? Şans mı? Kendini iyi pazarlaması mı? Yoksa futbolun şifrelerini çözmüş bir dahi olması mı? Belki de bunların hepsinden bir parça eklediğinizde ortaya çıkan sonuçtur Mourinho.

Porto ve Chelsea’de görev başına geçtiğinde oyuncularına yazdığı mektup onun mantalitesini ortaya koyuyor: “Porto’ya/Chelsea’ye hoş geldiniz. Umuyorum ki tatilde motivasyonunuzu ve hırsınızı tekrar şarj etmişsinizdir… Şu andan itibaren her antrenman, her maç, hatta sosyal hayatınızın her dakikası şampiyonluğa kilitlenmiş olmalı… ‘As oyuncular’ diye bir kelimeyi kabul etmiyorum. Benim hepinize ihtiyacım olacak, sizin de birbirinize, çünkü biz bir TAKIMIZ”. Sayfanın en altında da oyuncularının kafasına yer etmesi için şöyle bir formül yazıyordu: “Motivasyon + Hırs + Takım + Ruh = BAŞARI”

Birçok yönetici çalışanlarını gaza getirmek için benzer yöntemler uygularlar. Fakat onun sim bu hareketlerinin altını doldurabilmesinde yatıyor. Detaylara ve hazırlık safhasına takıntılı bu adamı en iyi anlatan cümleler, hakkında hazırladığı biyografik kitap için aylarca Mourinho ile zaman geçiren gazeteci Joel Neto’dan gelmiş: “O son derece zeki, bir o kadar da sert ve amacına ulaşma konusunda inanılmaz bir kararlılığa sahip birisi. Onun düşmanı olmayı gerçekten de istemezdim. O insan lan çalıştırmakla kalmıyor, onları kontrol ediyor, hatta onlar üzerinde himaye kuruyor. O insanlann akıllanyla oynuyor. Onun kendine güveninden ilham alan oyunculan bu durumdan son derece memnunlar ve ona son derece sadıklar”. Annesinin karnından çıktığında bile gözyaşı döktüğüne şüphe duyulan sert çocuk Materazzi’nin hocasının Real Madrid’e transferinin ardından salya sümük ağladığı görüntüler artık daha bir anlam kazandı.

Mourinho gittiği her takımda başanlı oldu. Onun takımlan sahada 11 kişi tek bir organizma gibi savunma ve hücum yapmayı başarıyorlar. Bazen bu durum özellikle 11 kişi savunma kısmı futbolseverlerin antipatisini kazansa da kendi takımının taraftarları sahadan hep mutlu ayrıldılar. Çünkü “kazanan her zaman haklıdır” ve takımınız dünyanın en güzel golünü bile atmış olsa bu kazanılan şampiyonluğun, kaldırılan kupanın verdiği zevkin yanına bile yaklaşamaz.

Futbol bir sirk değildir, kimse kendini kandırmasın. Futbol bir savaştır, stadyum da bir arenadır. Bu nedenle Mourinho şifrelerini büyük ölçüde çözdüğü modem futbolda kazanmaya, rakipleri de ondan nefret etmeye devam edecekler…

MachiavelliMACHIAVELLI VE MOURINHO

500 yıl önce nev-i şahsna munhasır İtalyan düşünür Machiavelli “Prens (2. Principe)’ isminde hükümdarların başarılı olmak için neler yapmaları gerektiğini anlatan bir kitap yazdı. Kitapta o dönemin ahlak değerlerini bile ters yüz eden tespitler ve fikirler vardı. Genel anlamıyla “amaca giden her araç yasaldır” diyen Machiavelli totaliter ve faşist rejimlerin dayanak noktası oldu. Hatta birçok dilde ahlaksız ve çıkarrcı hareketler için kullanılan “Makyavel” terimi de ondan çıktı. İşin ironik yanı birçok araştırmacıya göre Machiavelli aslında somut gerçekler üzerinden bu rejimleri ve yöneticileri büyük bir kinayeyle tersten vurarak eleştiriyordu ama insanlar Prensi onun ütopyası zannederek ismini lanetlediler.

MACHIAVELLI’NİN PRENSİ FUTBOLUN PRENSİ
Kötü olan, amaca ulaşmak için yapılması gereken kötülük değil kötülüğü becerememektir. Ve kınanması gereken budur. Defans oynamak, 11 kişi savunma yapmak ayıp değildir. Asıl ayıp, 11 kişiyle savunma yapıp gol yemektir..
Bir yer işgal edildiğinde insanlar ya elde edilmeli ya da onların kökü kazınmalıdır. Yeni transfer olunan dönem teknik direktörün yaptırım gücünün en fazla olduğu dönemdir. Mourinho takımın ahengini bozacağını düşündüğü ve oyun sistemine uymayan oyuncuları gelir gelmez hemen takımdan uzaklaştırdı.
İnsanlar hafif baskılara karşı intikam almaya kalkarlar, fakat ağır baskılara karşı direnemezler. Bir insana baskı yaparken öyle davranılmalıdır ki intikam almaya olanak bulamasın. Bir oyuncuyu gözden çıkarınca onu cevap veremeyeceği bir konumda taraftarın önüne atmak iyi bir çözümdür. Zira bir maçta Balotelli yerda kontakt lensini ararken defansı boşlayınca, basın toplantısında “Bize takımı bırakıp lensini arayacak adamlar değil, gerekirse gözünü feda edebilecek adamlar lazım” demişti..
Hükümdar tüm davranışlarında büyük va olağanüstü insan görüntüsü vermelidir. Bu nedenle büyük girişimlerde bulunmak, kişiliğiyle ilgili saygın örnekler vermek zorundadır. “Fazla mütevazı olma, öyle zannederler” anlayışını benimseyen Mourinho her fırsatta içinde mutlaka birinci tekil şahıs geçen cümleler kurar “Beni kibirli olarak görmeyin ama ben buraya Avrupa Şampiyonu olarak geldim ve özel biriyim” cümlesi bu anlayışını kanıtlıyor.

 

 

 

Kategoriler
Spor

Benzer Konular

  • Türk futbolundan ünlü lakaplar

    Yeşil Sahaların Lakapları

    Profesyonel bir maçın olmazsa olmazları var. Mutlaka bir saha ve sahanın iki yanında dikilmiş kaleler olacak. Sahayı dolduran, iki takıma ayrılmış futbolcuların peşinde koşacağı bir futbol topunun olması da...
  • Türkiye Olmamasına Rağmen En İyi Dünya Kupalarından Birine Şahit Olduk

    Türkiye Olmamasına Rağmen En İyi Dünya Kupalarından Birine Şahit Olduk

    …ama siz sadece bizim lafımıza güvenmeyin. Bu konuda uzman Robbie Savage Brezilya 2014’ün neden bu kadar özel olduğunu anlatıyor… Hayatımda bir çok futbol turnuvasında uzman olarak yorum yaptım ama...
  • 58697adb

    Simon Kuper, Dünya Kupası’nı yazdı

    ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’ adlı kitabıyla tanınan spor yazarı Simon Kuper, Brezilya’da bu ay başlayacak Dünya Kupası için 1990 yılından bu yana edindiği kupa izlenimlerini yazdı. Bu yazıda...
  • futbol yazıları

    Bekler hep bekler

    Şımarık forvetler hırçın ve sert olması beklenen gladyatöre karşı. Onlar futbolun isimsiz kahramanları… Kalecinin en iyi dostları ve bir nevi “mahşerin dört atlısı”. Sahada centilmen olması beklenmeyen tek adam....