Evlenmelerine karşı çıkılıyor (Dulluk tarihi)

Ne yazık ki, birçok kadın Christine de Pisan kadar eğitimli ve güçlü değildi. Onlar için yaşamı daha da zorlaştıranlar vardı. İnatçı dulları disipline etmek için “Şarivari”ler (yuh çeken çeteler)...
Evlenmelerine karşı çıkılıyor (Dulluk tarihi)

Ne yazık ki, birçok kadın Christine de Pisan kadar eğitimli ve güçlü değildi. Onlar için yaşamı daha da zorlaştıranlar vardı. İnatçı dulları disipline etmek için “Şarivari”ler (yuh çeken çeteler) kuruldu.

Genç erkeklerden oluşan çeteler, dul kadınların evlerine gidiyor, zorla pencereyi ve kapıyı kırıyor ve tehditten toplu tecavüze varan eylemlerle, kadının korunmaya ihtiyacı olduğunu herkese kanıtlıyorlardı. Yine “istenmeyen” evlilikleri güçleştiriyorlardı. Yaşlı olduğu halde yeniden evlenmek isteyen ya da kendinden çok daha genç erkekleri eş olarak seçen dulların düğünlerini basıyor, düğüne katılanlara işkence yapıyor ve ancak para karşılığı serbest bırakıyorlardı.

Dul kadınlar için barış dönemi bu kadar zor geçerken, savaş günleri ne getirebilirdi?.. Ortaçağ’daki savaş döneminde zorla kaçırılan kadınlar için her şey tek kelimeyle yıkıcıydı. Yüzyıl Savaşları (1337-1353) dul kadınların birçoğunu “gizli” fahişe olmaya zorladı.

Çocuklarını yaşatabilmek için başka seçenekleri kalmıyordu. Çocukları olmayan ya da kırsal kesimde yaşayanlar da anlamsız önyargılarla savaşmak zorundaydılar. Dul kadınlar Fransa gibi bazı ülkelerde, biraz mal ve mülkle birlikte toplumun yaşadığı alanlardan uzakta bir kulübeye sürülüyorlardı, çünkü onların cinsel arzularının erkekleri baştan çıkarmasından korkuluyordu. Bazen daha kolay bir yolu tercih edip, onları cadılıkla suçladılar. İncelendiğinde, cadı olduğuna hükmedilen kadınların çoğunluğunun dullardan oluştuğu görülüyor.

Kent havası insanı özgür kılar denir… Gelişime açık kent mantığından kadın hakları da payına düşeni aldı. Bir atölyeyi, yanında bir erkek olmadan işletmek çok zordu. Esnaf birlikleri vergi istiyor, kadının dul olması toplumsal sorunlar yaratıyordu. Esnaf birliklerine bağlı olmayan küçük bir iş yerine, bir sokak tezgahına sahip olmak veya perakende içki satabilmek ise büyük şanstı. Böylelikle en azından kendi geçimini sağlayabiliyordu. Ne de olsa onurlu bir duldan, topluma yük olmaması bekleniyordu. Evlenmeden önce ya da evliliği sırasında iş dünyasının kurallarını öğrenme şansına sahip kadınlar, beklenmedik bir şekilde büyük başarılar elde ettiler.

18. yüzyılda yaşanan Aydınlanma Dönemi, kadınlarda, gördükleri adaletsiz muamelenin artık tarihin tozlu sayfalarına kalkacağına dair bir ümit oluşturdu. Çünkü, 1789’da gerçekleştirilen Fransız Devrimi, özgürlük ve eşitliğin propagandasını yapıyordu. Kadınlar, devrimin gerçekleştirilmesinde canla başla çalışmalarına karşın, ne yazık ki 19. yüzyılın başında toplumsal ve aile içi yaşam bakımından, yeniden, yasaları erkekler tarafından tanımlanan “doğanın düzeni”ne göre hareket etmeye zorlandılar. Bu açıdan, böyle bir korsenin içine sıkıştırılan kadınların birçoğu, katı kurallar işlemesine rağmen dulluğu yine de özgürlük olarak gördüler.

Bütün kültürlerde halk, kadının yas tuttuğunu ve yaşının ne kadar büyük olduğunu hep görmek istedi. Bazı batı ülkelerinde evdeki herkes ve her şeyin dahil olduğu altı aylık bir “büyük yas dönemi” yaşanıyordu. Mektup kağıtları ve masa örtüleri dahil her şey yas durumuna uyum sağlıyordu. Gereksiz ziyaretler bu dönem için tabuydu. Saçlar yapılmıyor, takı takılmıyor ve parfüm kullanılmıyordu.

Yasın ikinci evresinde giyim kuralları biraz daha hafifliyordu. Daha önce sadece pamuklu giysiler zorunluyken, artık ipek ya da deri elbiseler de giyilebiliyor ve küçük takılar kullanabiliyorlardı. Bu üç aylık “yarı yas” döneminde, siyah giysilerin gri, beyaz ve mor renklerle yumuşatılmasına izin veriliyordu. Ve kuşkusuz namuslu bir kadının ölen eşine sadık kalması gerekiyordu. Ancak toplumsal geleneklere karşı çıkmayı göze alacak kadar cesur olanlar, sonu gelmeyen itham ve saldırıları göze almak zorundaydılar. Türk kültüründe de yas önemli bir yere sahip. Eşin ölümünden sonraki ilk günler aile yalnız bırakılmıyor. Kadının acısını yaşayabilmesi için ona iş yaptırılmıyor, komşular maddi manevi destek oluyorlar.

Hep eşlerinin başarısı için…

Birçok dul, eşini kaybettikten sonra yeteneklerini kullanarak kendine ait bir başarı yakalamak yerine, enerjisini eşinin bıraktığı mirası korumaya harcamış. Clara Wieck de böyle yapmıştı. Sorunlu eşi besteci Robert Schumann’a aşkı nedeniyle, bir piyanist ve besteci olarak sahip olabileceği ışıltılı bir kariyeri geri tepmişti. Gerçi eşi oldüğünde konservatuvarda doçentlik yapıyordu, ama yine de bütün enerjisini eşinin eserlerini korumaya adamıştı.

Zengin bir aileden gelmeyen ve iyi bir eğitim alamayanların işi ise çok zordu. Çünkü, geride kalan kadınların hiçbir güvenceleri yoktu. Bu durum, özellikle savaş dönemlerinde büyük acılar yaşatıyordu. Almanya gibi bazı batı ülkelerinde, askere ihtiyaç duyulduğu için, savaşa asker gönderen ailelere para ödeniyordu. Aksi takdirde kadın ya az bir ücretle hizmetçilik yapmak zorunda kalıyor ya da evde çocukları ve torunları için yararlı olmaya çalışıyordu. Örgü ören, ev temizleyen ve çocuklara bakan büyükanne sevilen bir karakterdi. Ancak yarar sağlayamayacak durumdaysa, kendi çocukları tarafından dahi dışlanabiliyordu.

Özellikle Birinci Dünya Savaşı, dünyanın pek çok yerinde evlilik yaşındaki birçok erkeğin ölmesine neden oldu. Bu, “beyaz dullar” olarak nitelenen yeni bir medeni durum orlaya çıkardı. Bekar genç kızların sayıları erkeklere oranla her geçen gün arttığından, evlenme şansları da kalmıyordu.

Aynı dönemlerde pek çok Türk kadını evde eşinin dönmesini ya da dul kalmayı beklemek yerine savaş meydanlarına koştu. Çoğu şehit oldu, geriye kalan çok sayıdaki dul, bütün enerjisini toplayarak yeni bir ülkenin kurulmasında baş rollerde oynadı.

Çalışan kadın

Savaşa katılan ülkelerde iş yaşamındaki önyargılar, kadın sayısının artmasıyla kayboldu ve kadınlar geleneksel erkek mesleklerinde çalışarak iyi paralar kazandılar. Savaş sona erdikten sonra geriye dönen erkekler, yeniden toplum içindeki yerlerini doldurdular ve kadınlar eski rollerine döndüler.

İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte sefalet ve yoksulluk yeniden başladı. Özellikle Avrupa’da, kadınlar sadece eşlerinden olmadılar, topraklarından da sürülerek yuvasız ve aç kaldılar. Savaşı izleyen ilk yıllar, küçük çocuğu olan dul kadınlar için tarif edilemez güçlüklerle doluydu.

1960’lı yıllardan itibaren yeni bir kadın tipi ortaya çıktı. Eşitlikçi, iyi bir meslek sahibi olmak isteyen kadınlardı bunlar. Ancak o dönemlerde yaşanan Jacqueline Kennedy Onassis örneği, erkek egemen toplum tablosunun değiştirilebilmesi için, önce o konuda bir gelişim sürecinin tamamlanması gerektiğini kanıtlıyordu. Amerikan başkanının eşi, evlenmeden önce başarılı bir gazeteciydi. Ama Beyaz Saray’a taşındıktan sonra istifa etti. Eşi John F. Kennedy, 1963 yılında bir suikasta kurban gidince, bir süre eşinin anılarıyla yaşadı. 1968’de Yunanlı armatör Aristoteles Onassis’le yeniden evlenmeye karar verdiğinde, gösterişli yas tutan başkan eşi imajı ile birlikte, pek çok ayrıcalığı kaybetmeyi göze aldı.

Doğuda ise durum çok daha kötü. Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi doğu ülkelerinde dul kadınlar hala bir mal gibi alınıp satılıyor, toplumdan dışlanıyor, aileleri tarafından sömürülüyorlar. Çalışmalarına izin verilmiyor. Bu bölgelerde yaşanan savaşlar çok sayıda kadının dul kalmasına neden oldu. 19.08.2000 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan bir haberdeki şu satırlar çok dikkat çekici:” Taliban yönetimi, BM programı çerçevesinde dul kadınlara iş sağlayan ve binlerce dul kadına da ucuz ekmek üreten fırınları yasakladı.” Bu ülkelerde dullar için sığınaklar da yok. Afrika’daki kadınlar hala cadı damgası yiyebiliyorlar. Yine Hindistan’da kadınlar cesedi yakılan eşlerinin arkasından ateşe atlayıp diri diri yanıyorlar.

Bugün bizim kadınlarımız eşlerini kaybettikten sonra, Hindistan’da, Pakistan’da ya da diğer gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi yaşamı için kaygılanmak zorunda kalmıyor. Yasalarla sağlanan cinsiyetler arası eşitlik, kadınların toplum içindeki konumunu temelden değiştirdi. Ancak görülen o ki, bunun gerçek yaşama aktarılabilmesi için, kadınların biraz daha savaş vermeleri gerekecek.

Türk toplumu dullara nasıl bakıyor?

Türklerde tarih boyunca gelenek, kültür ve din, dul kadınlara bakış açısında büyük rol oynadı. Bu konu hakkında ipucu veren kaynaklarda, sıradan köylü kadınlara pek değinilmemiş. Eski Türklerde kadına büyük değer verilirdi. Devlet yonetimini hakan ve hatun birlikte temsil ederlerdi. Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul edemez, eşi şölenlerde, kurultaylarda, ibadetlerde, meclislerde hakana mutlaka eşlik ederdi. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı kitabında “Alelade evlerde, ev ortak, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocuklar üzerindeki velilik hassası, baba kadar anaya da aitti” diye anlatıyor.

İslamiyet de, kadınların zor durumda kalmaması için yapılması gerekenleri belirlemişti. İslam hukuku, erkeğin karısını boşaması halinde nikahta kararlaştırılan Mehr-i muaccel (evlenirken erkek tarafından verilen para) ve Mehr-i müeccel (boşanma veya ölüm halinde verilen para) ödenmesini, yani karısına tazminat vermesini emrediyor. Yine İslam, kadına ticaret yapma, malını dilediği gibi kullanma özgürlüğü de vermişti. Kadın, eşini kaybettikten sonra çok fedakar davranarak çocuğunun bakımını her şeyin üstünde tutmuş, toplum da buna büyük saygı duymuştu. Ancak, Müslüman kadınlar, İran gibi yabancı uygarlıkların etkisinde kalmış bir toplumda, olayları kendi çıkarlarına yorumlayan ya da bütün bunları önemsemeyen erkeklerin baskısı altında, İslamiyet’in kendilerine tanıdığı haklardan habersiz, köle gibi peçeler arkasında yaşamlarını sürdürüp gittiler. Batıya daha yakın olduğu için, İstanbullu kadınlar biraz daha rahat bir yaşam sürdürdüler. Aynı ortamı paylaştıkları yabancı kültürlerin etkisiyle, İstanbullu Osmanlı kadını çeşitli işlerle de uğraşabiliyordu. Anadolu’da yaşayan köylü kadınlar tarlalarda ekin ekip biçerek, ebelik, hemşirelik yaparak ya da halı, kumaş dokuyarak karınlarını doyuracak yiyecek karşılığı çalışırken, İstanbul’daki kadınlar, gıda maddeleri üreticisi ve satıcısı olarak perakende ticarete el atmışlardı. İbn Battuta, 14. yüzyılda çeşitli pazar yerlerindeki zanaatkar ve satıcıların çoğunlukla kadın olduğunu belirtiyor. Aralarında bohçacılık yapanlar da vardı.

Batıya açılma sürecine paralel olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kadının görece özgürleşmesine, toplum yaşamında yer almaya başlamasına ve eve kapalı doğurgan ana olmaktan çıkıp toplumun bir üyesi olmasına doğru ilk küçük adımlar atılmaya başladı. 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da kadın hareketi, örgüt ve yayınlarıyla kendini gösterirken, yasak ve sınırlar bir ölçüde aşılmaya başladı. Cumhuriyetin kurulmasının ardından, 1926’da Türk Medeni Kanunu’nun kabulüyle ve Aralık 1934’te kadınlara siyasal hakların tanınmasıyla, Türkiye’de, dünyanın en büyük devrimlerinden biri gerçekleştirildi. Mustafa Kemal Atatürk, kadının toplum içinde bulunması gereken yeri Türk halkına anlatabilmek için, kadınlara hep destek oldu. Manevi evladı Sabiha Gökçeni Türkiye’nin ilk kadın pilotu olması yolunda destekledi. Kadınlar hızla iş yaşamına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdiler. Bütün bu gelişmeler yaşanırken, kadınların bekar, evli ya da dul olmaları hiç önemsenmedi. Gerek Sabiha Gökçen, gerekse ünlü edebiyatçımız Halide Edip Adivar ya da Türkiye’nin ilk kadın jinekologu Pakize Tarzı, eşlerini kaybettikten sonra da kariyerlerini sürdüren ünlü Türk kadınları.

Ancak, herhangi bir mesleği olmayan sıradan bir köylü kadın için aynı özgürlükten söz etmek mümkün değil. Kırsal kesimlerde, özellikle dul kadınlar “namuslu olma”nın gereğini yerine getirmek için ya insanlarla mesafeli yaşıyor ya da eşini kaybettikten bir süre sonra toplum baskısıyla yeniden evlenmek zorunda kalıyorlar. Yeniden evlenenler de, çoğunlukla ilk evliliklerinde olduğu kadar saygı görmüyorlar.

Bu iki dünya arasındaki uçurumun yok edilmesi ise, eğitim ve toplumun bilinçlendirilmesi çalışmalarına bağlı.

Gazete News

Kategoriler
KadınYaşam
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Toplumun hep unutulan ve dışlanan kadınları Dullar

    Toplumun hep unutulan ve dışlanan kadınları: Dullar

    Tarih boyunca gelenekler dulları hep belli kalıpların içine sokmaya çalıştı. Eşi ölen bir kadın siyahlara büründürüldü, toplumsal yaşamdan uzaklaştırıldı, cinselliğini unutmaya zorlandı. Yeniden evlenmeyi başaramadığı takdirde de, bütün haklardan...