Ernesto’ya Bin Selam

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İspanya Mekan, 50 yıl öncesinin Arjantin’i. Alberto Granado, 29 yaşında, hastanelerde biyolog ve araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Ama işi onu yorgun düşürmekle kalmamış sıkmış da. Cebinde...

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İspanya

Mekan, 50 yıl öncesinin Arjantin’i.

Che, Alberto Granado ve Eşi

Che, Alberto Granado ve Eşi

Alberto Granado, 29 yaşında, hastanelerde biyolog ve araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Ama işi onu yorgun düşürmekle kalmamış sıkmış da. Cebinde 800 dolarla 1939 yapımı Norton 500 motosikletine atlayıp Latin Amerika’yı boydan boya geçmeye çalışıyor.

Ama yalnız değil.

Yanında kendisinden 6 yaş küçük Ernesto Guevara var; yani Che, bildiğimiz Che. Başta Ernesto’nun ailesi eğitimini tamamlamadığı gerekçesiyle bu yolculuğa karşı çıkıyor ve Granado, arkadaşının babasına onu geri getirip okulunu bitirmesini sağlayacağını garanti ediyor. Aslında Granado’nun ailesi de bu yolculuğa karşı ve her iki taraf birbirine “Oğlumu sen baştan çıkardın” diye (bildiğimiz Türk mantığı) sitem etmekten geri kalmıyor.

Her ikisi için bilgiye ve özgürlüğe olan özlemin simgesi motosikletlerinin sırtında Arjantin, Şili, Kolombiya ve Venezuela’yı dolaşıyorlar.

Bu yolculuk her ikisinin yaşamını kökten değiştiriyor.

Yalnız, sanılanın tersine, iki kafadar yolculuğa siyasi bilinç ve amaçla çıkmıyorlar. 1950lerin Arjantin’ini “Güzel futbol ve güzel tangonun devrinde yaşadık” diye anlatan Granado ve arkadaşı Che, aslında başlarında kavak yelleri, gençlik dürtüleriyle yola çıkmışla. Bir keresinde Easter Adası’nda bir erkeğe 11 kadın düştüğünü duyuyor ve hemen oraya gidiyorlar. Yerel imalat şarapla kafayı bulduktan sonra, Che bir kadınla flört etmeye başlayınca kadının kocası ile arkadaşları namus belasına her ikisini de linç etmek istiyorlar. Şanslarına onlar da zil zurna sarhoş ve kaçıp kurtuluyorlar. Bir başka hikayeleri Real Madrid’in efsanevi futbolcusu Alfredo Di Stefano ile. Stefano’ya yolda rastlıyor ve ondan maç bileti istiyorlar ve o da veriyor. Futbolcu, bu olayı halen anımsıyor ve Che’nin sonradan nasıl bir devrimci lider olduğuna halen hayret ediyor.

Siyasi bilinç sonradan gelişiyor. Gezdikçe Latin Amerika’nın yoksulluğu, adaletsizlikler beyinlerine çakılıyor. Şili’de Amerikalıların işlettiği kalay madeninde işçilerin, silikosis (kuvars tozunun ciğerlere girmesinden ötürü taş kesicilerde görülen bir akciğer hastalığı) hastalığından birer birer ölmesi Che’nin tüylerini ürpertiyor.

Che’nin 24. yaş gününe denk gelen gece inanılmaz bir olay gerçekleşiyor. San Pablo denen bir yerde cüzam kolonisi var. Granado orada çalışmış. Onlara yardım edecekler. Önlerinde vahşice akan bir nehir, içi piranha dolu ve anafor tehlikesi de mevcut. Bu sırada sadece Che’nin cesaret edebileceği bir şey gerçekleşiyor: Ernesto suya atlıyor, suda bir ara kayboluyor ve sonra yüzerek karşıya geçiyor. Cüzamlılar onu Mesih gibi karşılıyorlar. Sudan korkan Granado ise elinde meşale küçük bir kayığın üzerinde, Che’nin peşinde karşıya geçiyor.

Tüm bunların tanığı Granado halen sağ. Küba’da devrim sonrası Santiago Tıp Fakültesi’ni kurmuş ve dört yıl önce emekli olmuş. Günlerini dinlenerek ve kırmızı şarap içerek geçiriyor. “Che, et ve kandan oluşan gerçek bir insandı. (…) Başlangıçta ben Che’den yaşça büyüktüm. Daha çok sorumluluğum vardı. Ama gittikçe o da bu sorumluluğu üstlendi. Onun gözünde önce tıp küçük kaldı, sonra devrim, sonra Küba. Ernesto’yu tahammül edemediği şeylerin yanında duramayan insan olarak tanımlayabilirsiniz. Yalanlara veya adaletsizliğe ya da hak etmediği şeylere tahammül edemezdi” diyor Granado.

Granado’nun söylediklerine, Che’nin yaşamına ilişkin “Last Hours” filmini çeken Romano Scavolini, düşüncenin pekişmesi anlamında, şu katkıyı yapıyor: “Che Guevara imgeleri her yerde olan Elvis ve Madonna gibi bir pop kültür ikonu. (…) İnsanlar, Che mitini ve tişörtlerini, şapkalarını almayı, posterlerini duvara asmayı seviyorlar. Ama onun yaptığı şeyin bütünlüğüne saygıları yok. Hikayeyi gerçekten bilmiyorlar.”

Scavolini’nin söyledikleri, Bolivya’da CIA destekli başkan Rene Barrientos’un askerlerince yakalanıp, bir çavuş tarafından infaz edilen Ernesto’nun cesedini temizleyen hemşirelerden biri olan Susana Osinaga’yı tekzip eder gibi: “Onun doğrudan kalbime baktığını hissettim. Sanki Hazreti İsa gibiydi.”

Granado ve arkadaşı Che’nin yaşadıkları The Motorcycle Diaries adıyla Walter Salles tarafından filme alınmış. Sundance Film Festivali’nde gösterilmiş; ama maalesef Granado vize alamadığı için galaya katılamamış. Ama o, “Her zaman emperyalistleri suçlamak işin kolay yanı; belki biz zamanında vize için başvurmadık” diyerek kimseyi suçlamıyor. Aynı öyküden hareketle Gianni Mina bir belgesel çekmiş. Salles’in filminden görüntüler de içeren belgesel için Granado Berlin Film Festivali’ne “gelebilmiş”.

Zayıf, cin görünümlü sevimli ihtiyar Granado öyle “Che elimde büyüdü; sayemde devrimci oldu” filan demiyor; tam tersi siyasi kişiliğinin oluşmasında etkisi olmadığını anlatıyor. Ancak, söz verdiği halde, diğer gezilerde onunla birlikte olamamaktan üzüntü duyuyor.

****

Yukarıda yazılanların hiçbirinde bizim emeğimiz yok. Guardian Gazetesi’nden Geoffrey Macnab imzasıyla 13 Şubat 2004 günü (Internet baskısı = post modern meyhane baskısı) yayınlandı. Öykü-yazı-hikaye o kadar güzel ki sizlerle paylaşmak istedik.

Che’yi uzun uzun anlatmaya gerek yok. Hakkında belki binlerce kitap yazıldı, onlarca film çekildi, yüzlerce şarkı söylendi; yazılmaya, çekilmeye, söylenmeye de devam ediliyor.

Büyük insanlığın büyük bölümü, ulusal onurlarını bir yana bırakmış, siyasi ve ekonomik özgürlüklerinin başka merkezlerden belirlenmesine sesini çıkarmaz olmuş, aklını tüketmekle bozmuş, dünya küresel ısınmadan yanıp gidecek umurunda bile değil; ama Ernesto’yu seviyor, sayıyor.

Acaba neden?

Yoksa büyük insanlığın büyük bölümü onun kişiliğinde cisimleşen sömürüsüz, onurlu ve özgür bir dünyanın bireyi olmayı düşlüyor da; yemiyor mu?

Yoksa, halen, büyük insanlıktan umut var mı?

Ne dersiniz?

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • SOKAK-SANATI

    Bir başka kentsel dönüşüm: Duvar resimleri

    1 yıllık Amerika kıtası seyehatimde, hemen hemen her ülkede özellikle fakir mahallelerin sokak resimleriyle, en azından “fakir ama güzel” mahalleler olmasının sağlanabildiğini gördüm… Tam hatırlamıyorum, neredeydim, hangi şehirdi? Bir...