Depremden sonra hayata geri dönüş

Adapazarı, Düzce, İzmit ve bir sürü başka yerin adı artık sadece “deprem bölgesi”… Ülkenin geneline olduğu kadar, bölgenin kendi mâzisine de giderek uzak düşen bu yörede insanlar yıkık bir...
Depremden sonra hayata geri dönüş
Yankı Yazgan

Prof. Dr. Yankı Yazgan

Adapazarı, Düzce, İzmit ve bir sürü başka yerin adı artık sadece “deprem bölgesi”… Ülkenin geneline olduğu kadar, bölgenin kendi mâzisine de giderek uzak düşen bu yörede insanlar yıkık bir geçmiş ve nasıl olacağı belirsiz bir gelecek arasında öylece beklemekteler. Sıkça ziyaret ettiğimiz ve projelerimiz yürüttüğümüz Adapazarı’ndaki “yeni” yerleşim birimlerinden birisine şöyle bir baktığınızda, ilk dikkatinizi çeken köy’ün ses durumu oluyor. Okul binasından uzaklaştıkça cıvıltılar, bağrış-çağrış, itişip-kakışan çocukların sesleri kayboluyor. Yerini alan mutlak bir sessizlik, yoğun bir yalnızlık duygusu.

Çevrede bir çok insan var. Birbirine bakar tarzda kapıları yapılmış evlerin önüne çıkan insanlar, birbirlerini tanımıyorlarmış, sanki hiç yoklarmış gibi hareket ediyorlar. “Üzerimize ölü toprağı serpildi âdetâ” diyor, köyün öğretmenlerinden birisi. Köydeki yegâne hayat belirtisi olan çocuk cıvıltısı da, teneffüsün bittiğini haber veren zilin çalışıyla, kesiliveriyor.

“Hayalet köyler gibi” diyor, çok kovboy filmi seyretmiş birisi. “Amerika’nın vahşi Batısında terkedilmiş madenci kasabaları olur ya hani, işte öyle.” Deprem sonrasında hayatı altüst olmuş, yaşamanın anlamını en karamsar bakışla sorgulamaya başlamış yurttaşlar, durumun nedenlerini anlamakta hâlâ zorlanıyorlar. Belirsizlik kafalarını karıştırıyor, gündelik dertlerle boğuşmak, hayatlarının kontrollerinden çıkmış sürükleniyor olması hissini daha da kuvvetlendiriyor. Günler öylece, hep aynı, hep daha kötüye geçip gidiyor, çoğunun gözünde… Dışarıdan bakanların olumlu diye gördüğü bir çok şeyi (yardımlar, daha rahat bazı yerleşim imkânları vs), “ora”da yaşayanlar farkedemiyorlar bile.

Toplumu yeniden hayata döndürmenin yolu, topluma gücünü farkettirmekten geçiyor. Gücü farketmenin yolu ise, gücü görmekten ve göstermekten… Kızgın, bezgin ve umutsuz kitlenin gücünü etkili kullanması beklenmez. Ama, yine de gücünü hissetmek isteyecek, giderek daha öfkeli ve saldırgan olacaktır. Güç gündelik hayatın içinde, yaşadığınız yeri güzelleştirmek, hayatı kolaylaştırmak için bile kullanılabildiğinde, işler iyiye gidecek. Depremin sarstığı insanların şu anda ihtiyacı olan, kendilerine güçlerini farkettirecek projeler. Onları harekete geçirecek, kendilerine umutlarını tazeleyecek şeyler.

Bu çıkış yolunu kendiliğinden farketmelerini beklemeyelim. Hemencecik “iyi hissetmelerini”, yapılan “yardımların kıymetini bilmelerini” de… Üstlerindeki ölü toprağını silkelemek zaman alacak. Yeniden hayata döndürecek adımları, “dışarıdakilerin” atması gerek.

Nisan genleri

Köşelerde Nisan ayının hikmetleri yazılıp çizilmekte. Aylardan Nisan olması üzerinde her yıl bu kadar durulur muydu, hatırlamıyorum. Ancak, baharın geleneksel olarak insanların ve canlıların başına vurması, hayata bakış açıları üzerinde bir etkisi olması bilinen bir RuhDurumu. Biyolojik yapıtaşlarımızın şifresini onbinlerce yıldır kuşaktan kuşağa taşıyan genler bu işe ne der ?

Genler hayattan pek anlamazlar aslında, onların bildiği proteinler ve aminoasitlerdir. Ama, ister istemez karıştıkları bu işlerin etkisi doğrudan hayat üzerindedir. Nisan ayıyla ilgili şifrelerinde ise, hayatın devamının sağlanması için gereken uyarıların ilgili vücut mercilerine iletilmesi var olsa gerek. Hayatın devamı iki etkenle ilişkili görülüyor: Hayatta kalmak ve hayatta iz bırakmak.

Hayatta kalmak için hepimizin malûm yolları var, düşmanları yok etmek, kendi hayat sahamıza girenleri kovalamak, karnımızı tok, sırtımızı pek tutmak, vs vs.

Hayatta iz bırakmak ise ölsek bile hayatımızın devam ettiği anlamına gelir. İz bırakmanın binbir yolu var elbette. Barajlar krallığı kurmak, büyük skandallara karışmak, Guiness rekorlar kitabına girmek gibi… Bu daha ziyade tarihe geçmek şeklinde de anılabilir. Genlerimiz bu işe bakmıyor, en azından bu alanda doğrudan ve tek başına sorumlulukları yok.

Hayatta iz bırakmanın daha kestirme yolu ise, soyumuzu çoğaltmak… Bakın, genler bu işten çok iyi anlarlar. Yılın belli aylarında doğayla, öteki cinslerle ilgilenmeye sevkeden alışkanlığın temelinde, belki de, bu soy çoğaltarak, çoluk-çocuklarımızı arttırarak hayattaki izimizi derinleştirme eğiliminin rolü olsa gerek. Genlerimizin de bu hayatta kalma eğilimini destekleyici mesajları kuşaktan kuşağa geçirdiğini biliyoruz. Pek çok başka şey gibi…

Kategoriler
PsikiyatristPsikoloji
Prof. Dr. Yankı Yazgan (Psikiyatrist)

Prof. Dr. Yankı Yazgan, içinde kendinizi de bulacağınız yazılarıyla sizlerle...
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Duygu ve Bellek

    Duygu ve Bellek

    İnsanlar farklı duygular yaşarken hatırlamaları farklı olabilir ya da hatırlamaları esnasındaki duyguları olumlu ya da olumsuz olabilir. Bu gözden geçirme yazısında yaş, mood (duygu durum), bazı patolojik durumlar göz...