Çözüm Olmazsa İç Savaş Çıkar

Üzgün Kızların Gizli Tarihi’nin yazarı Neşe Yaşın, bölünmeyi protesto etmek için 6 yıldır Rum Kesimi’nde yaşıyor. Türk Kesimi’ne geçmek için üç uçak değiştiriyor. Bu yol için `Dünyanın en uzun...

Üzgün Kızların Gizli Tarihi’nin yazarı Neşe Yaşın, bölünmeyi protesto etmek için 6 yıldır Rum Kesimi’nde yaşıyor.

Neşe Yaşın

Türk Kesimi’ne geçmek için üç uçak değiştiriyor. Bu yol için `Dünyanın en uzun 50 metresi’ diyor. Yaşın’ın 17 yaşındayken yazdığı şiir, iki kesimin de ortak şarkısı oldu: Yurdum ikiye bölünmüş ortasından/ Hangi yarısını sevmeli insan…

Neşe YaşınNeşe Yaşın, Ada’daki bölünmeyi protesto etmek için altı yıldır Rum Kesimi’nde yaşıyor. Yaşın, dört şiir kitabının yanına bir de roman ekledi: ` Üzgün Kızların Gizli Tarihi’. Roman, bir Rum erkeğiyle Türk kızının imkânsız aşkını anlatıyor. Türk kızı, adamın yakınında olabilmek için ona hikâyeler anlatır. 1963’te başlayan, bugüne dek süren bölünmüşlüğün, rüyaların, çocukluk travmalarının, sürgünlerin, Kıbrıs’ın, genç kadının gerçek hikâyesi… Altı yıl önce, bölünmeyi protesto etmek için Rum Kesimi’ne yerleşen, yazdığı şiir bestelenip her iki kesimin de ortak şarkısı olan, şiirleri her iki dilde de okunan, yıllardır barış gruplarında çalışan Neşe Yaşın, Kıbrıs’ı, Annan planını ve romanını anlattı.

Romanı okuduğum zaman, ilk kez bir Kıbrıslının gerçek duygularını okudum hissine kapıldım, ama bundan kuşkuluyum. Anlattıklarınız, Kıbrıslıların çoğunluğunun gerçek hissiyatı mı?

Ben hep bir şey söyledim, herkes bunu uç buldu. Ama beş yıl sonra başkaları da aynı şeyi söyledi. Rum Kesimi’ne geçtiğim zaman, kuzeye gittiğimde, insanlar benimle fısıldaşarak konuşuyordu. Bir süre gidip geldim. Üç uçak değiştirerek gidiyordum 50 metrelik yeri. Dünyanın en uzun 50 metresiydi burası. Lefkoşe’den İstanbul’a, İstanbul’dan Atina’ya, oradan Larnaka’ya ve tekrar Lefkoşe’ye. Rum Kesimi’ne geçtiğimi televizyonlara çıkıp anlattım. O zaman bir sürü insan benden tedirgindi. Ama şu anda yaptığım daha kabul edilebilir hale geldi.

Rum Kesimi’ne yerleştikten sonra Kıbrıs’ta ne değişti?

Barışseverlerin trendi başladı. Çünkü şu anda bir plan var ve insanlar geleceğin fotoğrafını görüyor. Bence bu fotoğraf çok güzel bir fotoğraf. Çünkü bugüne kadar, Kıbrıs’ta sanki hiç çözüm olmayacakmış gibi görünüyordu. Gelişmeler olsa bile, insanlar o kadar umutsuz ve kötümserdi ki, hayat hiç çözüm olmayacakmış gibi devam ediyordu.

Çözüm umudu mu değiştirdi tabloyu?

Çözüm umudu, artı bunun nasıl olacağı, planla birlikte gelecekte nasıl yaşayacaklarının detayları da ortaya çıktı. İlk kez bu kadar somut bir şey gördü insanlar. Mesela gelecekte çocuklarımız asker olmayacak. Bu yüzden de hiçbir kadın düşünemiyorum ki, bu plana hayır desin. Çünkü Annan Planı’na göre, Türk ve Rumlar askerlik yapmıyor. Kıbrıslı Türkler için geleceğin bugünden daha iyi olduğu kesin. Özellikle göç olmayacağını bilmek çok güzel, çünkü her ailede göç etmiş en az bir kişi var.

14 Ocak’taki gösteri bu umudu mu gösteriyordu?

Evet, 60 bin kişi vardı. Bunu Türkiye’ye oranlarsak, tüm İstanbul, artı birkaç kentin tüm nüfusu demektir.

Neden Rum Kesimi’nde yaşamaya karar verdiniz?Neşe Yaşın

Kuzeyde bölünmenin sıkıntısını yaşıyordum. Çocukluğumun geçtiği yer de güneyde. Uluslararası toplantılarda Kıbrıslı Rumlarla karşılaşıyordum, arkadaşlarım vardı. Ayrıca şiirlerim Rumcaya çevrildiği için beni tanıyorlardı. Geçmek için çok başvuruda bulundum ama bu izinler ancak elçilik daveti olursa veriliyordu. Ortada bir kural vardı: Kıbrıslı Türk’sen, senin için uygun olan yer Kuzey tarafıdır, ülkenin gerisini unutmalısın. Rum’san güneyde yaşayacaksın. Ben bu kurala karşı çıkmak istedim, onun için de iki kez illegal geçtim. Bir avukat arkadaşıma danıştım, “Yakalanırsam ne olur” diye, “En fazla iki hafta hapis yatarsın” dedi. Buna razıydım ama yakalanmadım. Sonra daha kolay bir yol buldum: İstanbul, Atina, Larnaka, Lefkoşe hattı…

Bu kolay değil, zor bir yol ama…

Ama legal bir yoldu. Diğerinde ciddi riskler vardı, çünkü kaçakçıların kullandığı yolu kullanıyordum.

Güneyde yaşamayı tercih eden çok kişi var mı?

Şu anda çok geçen var, ama çoğu ekonomik nedenlerle geçiyor. Polisle sorunu olup kaçmak için geçenler de var. Aydınlardan beş-altı kişi var ama benim gibi geçen yok. Geçenler başka bir ülkede yaşıyordu. Mesela Rum Kesimi’nin Londra Kültür Ataşesi olarak görevlendirdiği İnatçı, İtalya’da yaşıyordu.

Rum Kesimi’nin oraya yerleşmenizi propaganda olarak kullanmasından endişelenmediniz mi?

Ben bunu çok bilinçli olarak yaptım ve propaganda olarak kullanılmaması için çok mücadele ettim, çünkü Kıbrıs’ta şöyle bir şey var: Ya birindensin, ya diğerinden. Bu mantığa karşı çıktığım için bununla uğraştım. Mesela bir televizyon programında şöyle soruluyordu: “İşgal altındaki bir bölgeden özgür bölgeye geldiniz, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” Ben de diyorum ki, “Önce kullandığınız kavramlarla ilgili bir tartışma yapmak istiyorum, çünkü ben çatışmanın terminolojisinden kaçınmak istiyorum. Yani ben Kıbrıs’ın kuzeyinden işgal bölgesi diye bahsetmiyorum, sadece bu terminoloji bir taraf tutuyor.” Bir süre sonra retorikle tartışmaya başladım. Kıbrıs Rum Kesimi’nde 1963 olayları sanki hiç yaşanmamıştır, hiç söz edilmez. Ben sürekli 1963’ten söz ediyordum. Banyoda öldürülen çocuklardan söz ediyordum. Ama bunlardan söz ederken milliyetçiliğin kullandığı imgeleri ters yüz edip barış için kullanıyordum. Ben bunu Kıbrıs’ta yaşanan acılardan biri olarak anlatıyordum.

Bunu hep birlikte çekilmiş acılar olarak mı görüyorsunuz?

Benim için katillerin milliyeti yoktur. Hem hep birlikte çekilmiş acılar hem de bir genelleme içinde kullanıyordum. Kıbrıs’ta bu cinayetleri işleyenler ve destekleyenler toplumun yüzde 1’i bile değil. Ama Rauf Denktaş `Rum’ diyor. Üçüncü tekil şahıs. Bunu sanki tüm Rumlar bir bütünmüş, hepsi de katilmiş ve beraber gelip banyodaki çocukları katletmişler gibi söylüyor. Bu cinayetleri yapanların hangi etnik gruba ait olduğu beni hiç ilgilendirmiyor, çünkü biliyorum ki benim arkadaşım Maria öldürmedi. Rum çocukları pencereden atan Türk komutanın sorumlusu da ben değilim.

Biraz Kıbrıslı olmayı anlatır mısınız?

Kıbrıslı olmak çocukluğumda şöyle bir şeydi: Karışık bir köyde yaşıyorduk ve o köyde başka dili konuşan insanlar da vardı. Zaten ben doğduktan dört yıl sonra çatışma çıktı ve Lefkoşe’deki enclave’lara (göçmen evleri) taşındık. “Biz zavallı insanlarız, bizi öldürmek isteyen düşmanlar var, ama bir de Türkiye var, onlar da bize yardımcı olacaklar ve biz kurtulacağız. Rumlar kötüler, bizim evimizi aldılar” diye düşünürdüm. 1967'den sonra durum biraz düzeldi, enclave’dan çıktık. Babamın Rum arkadaşı vardı. Bana hediyeler verirdi ve şaşırırdım. Babam Özker Yaşın, Kıbrıs’ın milli şairi sayılıyordu ama ırkçı değildir.

1974’te yaşadıklarımsa kafamı çok karıştırdı. Çünkü hep şöyle düşündüm: “Biz iyi insanız, Rumlarsa zalim.” Orada Rum esirler gördüm, televizyonda ağlayan, kayıp çocuklarını arayan Rum anneler gördüm. Rum evlerine yerleştik. Empatiyi bir insan ancak bu kadar somut bir biçimde yaşayabilir: Bir odan var, o odayı bırakıyorsun, sonra sana bir Rum çocuğunun odası veriliyor.

Şiirlerinizden söz eder misiniz?

O dönemde babamı taklit ederek şiirler yazıyordum. Bölünmeye ilişkin şiirler yazdım. Şiirlerim bazı sanat dergilerinde yayımlandı ve Rumcaya çevrildi. Bir tanesi bestelendi ve çok ünlü bir beste oldu. Yorgo Delaras söylüyor. `Hangi Yarısı’ diye bir şiir. Yunanlar `Benim Yurdum’ diye çevirdi. Türkçede de Melike Demirağ söyledi. Bu, Kıbrıs’ın en popüler şarkısı, en popüler şiiri oldu iki tarafta da. Rum tarafında da söylenceler oluştu benim hakkımda. Ben gittiğimde pop yıldızı gibi karşılandım. Böyle bir ilgi doğdu. Bir stadyum dolusu insanın bu şarkıyı ağlayarak söylediğine tanık oldum. Rum Kesimi’nde istediğimi söyleyebiliyorsam, biraz da bu şiirden ötürü oluşmuş kredim sayesindedir.

Rum Kesimi’nde size karşı tavır nasıl?

Rum tarafında köylere okullara gidiyordum. Okullara gittiğim zaman, oradaki gençlerin hayatlarında ilk kez bir Türk’le karşılaştıklarını öğreniyordum. Bir keresinde Larnaka Amerikan Akademisi Barış Kulübü beni davet etti. Öğretmenler dahil, okul ikiye bölünmüş: Yarısı gelmemi istiyor, yarısı istemiyor. O gün oraya gittim. Ön sıraları gelmemi istemeyenler doldurmuş, sorun çıkarmak için. Önce bir şiir okuyarak başladım, sonra da “Ben tarih dersi okudum. Geçmişte olanlara dair bir sürü şeyler duydum. Siz de okuyorsunuz. Benim öğrendiklerimle, sizin öğrendikleriniz farklı. Neye inanacağımı bilmiyorum. Ama benim bildiğim en gerçek hikâye kendi hikâyem” dedim ve çocukluğumdan başlayarak kendi hikâyemi anlattım. Hepsi sessizlik içinde dinledi. Önde oturanlar bu kadar iyi olamayacağımı düşünüyorlardı. Biri “Türkiye ile Kıbrıs yarın savaşa girse siz hangi tarafı tutarsınız” diye sordu. Ben de “Türkiye ve Kıbrıs’taki barışseverlerin tarafını tutardım” dedim. Sonra bir kız Karpaz’da yaşayan babaannesinin Türkler tarafından öldürüldüğünü anlattı ve babaannesinin ona yazdığı son mektubu okudu. “Babaannen için çok üzüldüm. Bu mektubu çevirip yayımlamak isterim” dedim. Bu mektubu çevirip bir dergide yayımlattım. Bu kez o okula tekrar gitmemi istediler. Böyle şeyler olunca, “Ben burada çok işe yarıyorum” diye düşündüm, kalmaya karar verdim.

Romanınızda bir imkânsız aşk hikâyesi var. Bir erkeğin vücudunda anlatılan Rum kesimi. Bu aşkın imkânsız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Kıbrıs bir çatışma kültürü içinde yaşıyor. Bu çatışma kültürü içinde, iki taraf birbirinden vahşi hayvanlar gibi, birbirlerini yemesinler diye ayrılmış. Birbirleriyle en ufak bir iletişimleri yok. Bir yandan bu insanlar geçmişte bazı travmalar yaşamışlar. Bu travmalar her gün körükleniyor. Geçmişte yaşananlar her gün yaşatılıyor. Bunun içinde iki insan buluşamaz ama Kıbrıslı Türklerle Rumlar bir arada yaşar. Ama Ada’nın barış sürecine girmesi lazım. Şu an Ada’da barış süreci yok. Sadece o ne kadar toprak aldı, bu ne kadar egemenlik aldı, onlar konuşuluyor. Bizim için birleşme, insanların barışmasıdır.

Nasıl bir barış süreci olmalı?

Barış süreci başladığı zaman, Güney Afrika’da olduğu gibi özürler dilendiği zaman, insanlar arınsınlar, rahatlasınlar. O zaman barış süreci başlar. Biz barış gruplarında bunu yapıyoruz. İnsanlar anlatıyor: “Rumlar beni barikatta alıkoydular, soydular, şu oldu bu oldu…” Ağlıyor. Bir süre sonra hep beraber ağlamaya başlıyorlar. Sonra da insanlar iyileşme sürecine giriyorlar. Bunların bir daha yaşanmaması için bağışlanması gerekiyor.

Genç neslin tavrı ne? Şu anda 25 yaşında olanlar 1974 öncesi yaşananları, hiç yaşamadı.

Bunlara empoze edilmiş anılar var. Onlara ait anılar değil ama sanki yaşamışlar gibi anlatıyorlar. Biz 20 Rum ve 20 Türk gencini ara bölgede barış toplantılarına götürüyoruz. Önce kim Türk, kim Rum anlamıyorlar. Aralarında İngilizce konuşuyorlar, birlikte götürülmedikleri için birbirlerini de tanımıyorlar. Kıbrıs’ta konuşma bile birbirine benzer: Ayrı dil, aynı vurguyla konuşuluyor. Oradan çıktıklarında öyle bir transformasyon geçiriyorlar ki bilemezsiniz: “Bize yıllarca yalan söylenmiş” diyorlar.

Yalan mı söylenmiş, yoksa yanlış mı?

Yalan söylenmiş. Çarpık… Propaganda gerçeğe dayanmak zorundadır. Gerçeği alır, çarpıtıp söyler ama yalan da var. Bugüne kadar yanıltılmış olduklarını söylüyorlar.

Bunu hem Türkler hem de Rumlar mı söylüyor?

Rum tarafı daha çok söylüyor. O taraf bu konuda daha da katı, çünkü Türk tarafı zaten kazanmış. Yenik taraf daha tedirgindir ya bu konuda. Sonra gençler “Ben bu geçmişin yükünü neden çekeyim” diye düşünmeye başlıyorlar.

Barış isteyenler Kıbrıs’ın ne kadarını temsil ediyor?

Kıbrıs heterojen bir yer değil. Bir şey çok kolay uygulanır. Yeni bir anlayış getir, yeni bir ruh getir, çok kolay taraftar bulur. Mesela, şimdi herkes barışseverlerin tarafına dönüyor. Öyle kişiler döndü ki, dudağın uçuklar. Kıbrıslı Türklerin sorunu Kıbrıslı Rumlarla olmadı, Yunanistan’la oldu. Rumların problemi de Türkiye oldu. Şimdi öyle bir anlayış var: Anavatanlar ve İngiltere bizi birbirimize düşürdü… Kıbrıs hiçbir zaman Bosna olmadı. Kıbrıs’ta hiçbir zaman komşu komşuyu öldürmedi. Çünkü Kıbrıs’ta komşuluk ahlakı vardır. Bir insanın komşusuna kötü davranması ayıp bir şeydir.

Peki nasıl yaşandı bunca olay?

EOKA bir köye saldırdığı zaman başka köyden getirip birilerini öldürdüler. Birkaç istisna var o konuda ve o insanlar köyü terk etmek zorunda kaldılar.

Kıbrıs’la ilgili bugüne kadar duyduklarımız, şiddet abartıldı mı? Böyle mi düşünüyorsunuz?

Kıbrıs’ta şiddet barışçı yöntemle değil, şiddetle çözülmeye çalışıldı. Orada şiddet ihtimali vardı.

“Şiddet ihtimali vardı” diyorsunuz. Şiddet yok muydu?

1974’te şiddet yoktu. Rumların kendi aralarında şiddet vardı. Ama darbeyi yapanların Türklere şiddet uygulayacağı da kesin gibi görünüyordu. Sonuçta Kıbrıs’ta bir şeyler yaşandı. İki taraf da hem kurban olmuş hem zalim. Yaşanan bütün bu acılarda iyilerle kötüler diye bir netlik yok.

Romanda, Rum evlerine yerleştirildikten sonra, Türklerin, İsa’nın son yemeği tablosunun yanına besmele astıklarını anlatıyorsunuz. Bu neyi ifade ediyor? Çok ciddi bir düşmanlık olsa, İsa’nın son yemeği tablosunun orada kalmaması gerekir.

Kıbrıs köylü bir toplumdu. Köylülük öyle bir şey ki, komşuların yardım etmezse işini yapamazsın. Türk ve Rumların karışık yaşadıkları köylerde, mesela Paskalya’da, Türkler Rumların hayvanlarını alır bakar, bayramda da Rumlar Türklerin hayvanlarına bakar, diğer taraf rahat rahat bayramını kutlardı. Rumlar domuz keserdi. Domuzu taşırlarken Türk kahvesinin önünden geçmeleri gerekir. Türkler rahatsız olmasın diye domuzun üstünü örterlerdi. Birbirlerinin sembollerine karşı büyük saygı vardı. Rumlar Hala Sultan (Hazreti Muhammed’in halası) türbesinde çocukları olsun diye adak yapar, Türkler de hem Hala Sultan’a hem Meryem Ana’ya adak adarlardı. Süt anneler vardır. Türk çocuklarına süt annelik yapmış Rum kadınlar, Rum çocuklarına süt annelik yapmış Türk anneler var.

Kıbrıslı olmayı anlatır mısınız? Ben “Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum değil, Kıbrıslıyım” diyebiliyor musunuz?

Ulusal kimliklerin çok problem yarattığını düşünüyorum. Kıbrıslı olmak ulusal bir kimlik değil, ama ben de diyorum ki, “Coğrafya kursun kimliğimi, neden etnik kökenim kursun ki”. Kaldı ki, bir dönemde insanlara “Ya Türk ya da Rum kimliği edinin” dediler. Ada’da sadece Türkler ve Rumlar yok ki. Ermeniler var, Çingeneler var, Kuzey Afrika kökenliler, İngilizler var.

Çözüm herkesin umudu ama ya çözüm olmazsa…

Çözüm olmazsa iç savaş çıkar. 200 bin nüfuslu bir bölgede 60 bin kişi çözüm için yürüyorsa ve bu kabul edilmiyorsa, ciddi çatışmalar yaşanır.

Kategoriler
KitapKültür&SanatRöportaj
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    “Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum” Hayatta tesadüflerin elbette...
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Gezilecek Yerler

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Gezilecek Yerler

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti KKTC Türkiye’nin yavru vatanı ; Doğu Akdeniz’in mavi suları ile çevrili bu cennet ada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ılıman iklimi sayesinde belli bir tarih...
  • Serra Yılmaz

    Yemek paylaştıkça güzel…

    Serra Yılmaz, çok küçük yaşlarda, dedesiyle evlenmeden önce sarayda cariye olan anneannesiyle birlikte mutfağa giriyor. İşin tadını ilk olarak orada alıyor. Yıllar içinde de yemeklerinin lezzeti, büyük ve geniş...
  • Jennifer Lopez 06

    Jennifer Lopez: Özel Röportaj ve Fotoğraflarla

    Jennifer New York’un lüks tatil beldesi Hamptons’daki evinin bahçesinde efsanevi fotoğrafçı Patrick Demarchelier’ye poz veriyor. Bisikletler ve şapkalar onun kendisine ait gelecek planının birer parçası. “Her zaman, bir gün...