Cennet Taşı

Birbirimize çok yakın sandığımız bir grup arkadaştık. Dostluğun verdiği aşırı güvenden etkilenerek, ortaklaşa iş yapmak üzere birlikte güneye giderken ben sevinçten kendimi tutamayacağım kadar coşkundum. Göllenmiş ruhuma yeni bir...
Cennet Taşı

Birbirimize çok yakın sandığımız bir grup arkadaştık. Dostluğun verdiği aşırı güvenden etkilenerek, ortaklaşa iş yapmak üzere birlikte güneye giderken ben sevinçten kendimi tutamayacağım kadar coşkundum. Göllenmiş ruhuma yeni bir kanal bulmuş, sel olup akmaktaydım. Arkadaşlarım heyecanımı çocukluk halime veriyorlardı ama çok geçmeden kasabanın kenarında karşılaştıklarımdan öylesine fena etkilendim ki bu sefer aksi duygulardan, fazlaca perişanlığımdan usanan arkadaşlarımın her türlü ikna çabalarından asla etkilenmiyordum. Çünkü , gördüklerim bana ileride arkadaşlar arasında çok kötü sonuçlanacak lanetin şimdiden işaretlerini veren bir uğursuzluğun habercisi gibiydi. Onlara kıyamadığımdan açılamıyor, aşırı ısrarları karşısında bir noktaya başıboş gözlerle durgunlaşıyordum. Sezgilerimden hareketle çarpıcı benzetmelerde bulunarak, bir felaketin tellallığını üstlenerek onları üzmek istemediğim gibi, dağılmışlığımdan üzülmelerinden de üzülmekteydim. Zaten oyunbozanlık yaptığımı düşünerek kızıyorlardı bana. İnşaat , kasabanın dışındaydı. Nisan ayının yeşil görkemiyle biz, Mergi denilen düzlük , çimlik alana küçük bir çadır kurduk. Öylesine acemiceydi ki biraz ileride kurulu olan çingene hordası karşısında oldukça sefil bir çadırdı bizimki. . Bu vesileyle ben gidip onlardan yardım isteyeceğimi söyledim arkadaşlarıma, ilginç şeylere tutkumu bildiklerinden onlarda “Nino, istersen elekçilerle birlikte kal, hatta gitmişken bir altın diş de taktır “dediler. Şamatamızla, çingenelerin dikkatini çekecek kadar şendik. Ve ben yaşam yolculuğumun şaşkınlığında, mantıklı bir çerçevede düz yürümeyi beceremediğimden arkadaşlarımın hoşgörüsünü suistimal ettim. Sonraki günlerde inşaat işinden çok çingenelerle ilgilendim. Birbirimizi çadırlarımıza davet ediyor, sıcakların etkisiyle daha da ağırlaşan deri kokularına katlanıyor, kara sineklerin sığınakları haline gelmiş pis bardaklardan zifiri karanlık ağır çaylar içiyor ve yere göğe sığmaz palavralar sıkıyorduk. Onların tazılarını okşuyor, panik halde öten avcı kekliklerini dinliyordum. Oldukça rahat ve dokunaklı bakan çelimsiz kızlarının hatırını kırmayarak onları kesiyordum. Önce kasnağın çevresine bir el matkabıyla belli sıklıkta sıralar halinde delindikten sonra ip şekline getirilmiş deriyi uzun demir tığlarla o deliklere çapraz geçirerek kalbur yaparlarkenki gösteriye dönüştürdükleri hünerleri, illa da altın diş taktırmak için ısrarlı tekliflerindeki ciddiyetleri beni harika diyebileceğim bir oyunun içine çekmişti.

Neleri varsa gösteriyorlardı, nereden edinmişlerse belli ki yıllardır hiç kullanılmamış bir tüfeği gösterdiler önce. Ancak onu hayal ettikleri yerde çeşitli şekillerde kullanmışlardı, iskarbitten ağzında yalnızca bir kaç diş kalmış ve diğerleri konuşurken bana çok acıklı bir yüzle ve delice bakışlar fırlatıp habire elindeki tığları kasnağa vurup durarak dikkatimi çekmeye çalışan orta yaşlarda bir çingene o halinde belli ki bana ifşaatta bulunacaktı. Hepsinin ne de çok anlatacağı şeyleri vardı ama ben ortalığı terörize eden adama sıra gelsin diye özellikle bakışlarına ısrarla karşılık verdim. Çok geçmeden o, aradan sırayı yakalayıp, sesini gerdi…” “Sen benim kardaşımsın”dedi en kestirmeden, ”kardaşlar arasında saklı bir şey olmaz, tabii ben de diğer akrabalarım gibi bu tüfekle sayısız domuz, geyik ve aslan avladım ama bir de bu tüfeğin kendisi konuşsun. Karaçi den çıkıp İran’a geldiğimizde şahin şahın teyyareleri bize saldırdı.” Tığı gergeften çekti süngü gibi tuttu , çevredekileri ciddiyete bekledi, sertçe durdu. Söyleyecekleri niçin olmasındı ki “Ki sen benim kardaşımsın, aha bu sırrı ilk sana açıyorum, çünkü kardaşlar arasında saklı bir şey olmaz , vurduğum gibi teyyareleri bir bir ayağımın dibine yığıyordum. ”dedi ve başka bir şey demedi, üzerimdeki etkiyi o büyüklüğüne halel gelmesin diye beklemeden sert ve keskin hareketlerle tığı kasnağa salladı durdu… Her seferinde olduğu gibi, öylesine içiliyordu ki çadırın içi neredeyse eşkıyanın dağdan inip karakolları basacağı kadar ortalığı kaplayan sigara dumanından ifşaatta bulunmak üzere can atan başka cevherleri bulmak için çabalıyordum. Birbirimizi kestirmeden tanımak için her şeyi söylemek serbestti. Bir yandan da boncuk, firkete, kenger sakızı gibi şeyleri bana satmak için didinip duran kadınlar , nereden çıkardılarsa falıma baktırmak için kör bir kadın getirdiler. Her ne kadar kör bir falcının falıma bakmasına, yaşadığımız tatlı latifeyi bozarak beni gülünçleştirir endişesi ile direndimse de hepsinin ısrarları ve üstelik”kardaşlığımın” işe karışmasıyla yelkenlerimi suya indirmek zorunda kaldım. Belki de işin gizemi de buradaydı, geleceğimle ilgili hiç bir şeyin onun gözlerinden kaçmamasıydı. Yaşlı kör kadın sesime doğru kör bir örümcek gibi emekledi. Ortalıkta bizi perişan eden kara sinek ordusunun vızıltısı arasında vızıldadı, ama ben bir şey anlamadım. Belli ki hemen işe koyulmuştu ortasına ip geçirilmiş parlak beyaz ve oval bir taşı kucağından çıkardı ince mavi desenler süslüydü taş. İşimi bitirmek üzere neredeyse hepsi bir ağızdan bağırdı, ”CENNET TAŞI !. . ”

Yakından baktığımda bunun seramikten kırık bir kapı tokmağı parçası olduğunu anladım. Yaşlı kadın bir başka kadının yardımıyla yakaladığı elime bu seramik parçasını dokundurdu ”kardaşlığım” diğerleriyle katıldığı bir ayindeymiş gibi rehberliğini elinden bırakmayarak ”Kardaşların arasında saklı bir şey olmaz , aha bu kadın öldü, iki yıl sonra mezardan bu taşla çıkıp geldi, cennette gezmediği yer bırakmamış, cennet ışığı gözlerini almış ama o kalbiyle senden ve benden daha iyi görüyor…” diye açıklayarak beni o ancık bizzat aydınlatıverdi. Kör falcı kadına seslenerek “ de hadi kardaşımı bekletme!. . ” ve kör kadında ise mütevazi başladı… “Halep’de kaymakam, sonra Nasırıye’ye sultan olacak, İstanboli’ye de on yıl ferman, Isfahan’da hazine bekleyeceksin beğim. Bir çingenenin ahını alacaksın ve ancak dizlerine kadar batacağın kanlı bir geçitten yürüyerek kurtulacaksın!” ve sonra hepimizi hoş eden şahane bir final yaptı. ”Tam dört tane karın olacak!”
Bir gün erkenden tazıları alıp topluca tavşan avına çıktık. Birer ikişer gruplar halinde çevreye dağıldık ki tavşanı yatağından kaldıralım. Ben ile “kardaşlığım” birlikteydik. Taşların arkasına, gür otların arasına bakıyorduk ama kardaşlığım avlanmaktan çok daha önceki av maceralarını anlatmaktan beni yıldırmıştı . İşin ciddiyetini vurgulamak için huyu gereği yürümeyi unutuyordu. Durarak bana anlatmayı sürdürdükçe sıkıntımı, çevreye bakarak hissettirmeye çalışıyordum ona. Ama hiç oralı değildi o. Patlamayan paslı tüfek de omuzundaydı. Bir de ne göreyim, kocaman bir kartal boz bir yılanı yakalamaya çalışıyordu. Yılan kurtulmak için can havliyle bize doğru geliyordu. Suya düşen yılana sarılıyor ya , bu sefer zehirli bir çöl yılanı kartaldan kurtulmak için insana sığınıyordu . Ben beni anlatımlarıyla şok etmeye çalışan kardaşlığımı şok etmek için “Bak!. . ” diye haykırdım. ”Kartal yılana saldırıyor!. . ”

Kartal, yılanın bize yetiştiğini fark edince , yılanın işini bitirmek için pençeleriyle saldırmayı hızlandırdı, her seferinde boşa çıkıyordu, sıkışan yılan pençelere yakalanmamak için bazen kartala doğru ip gibi fırlıyor , kartal havalanınca bize doğru kıvrılıyordu. Tarifsiz bir andı…Biz yani iki insan, aynı içgüdüyle bize sığınmaya çalışan yılanı kurtarmak için kartalı kovalamaya çalıştık. Çingene paslı tüfeği sopa gibi sallayarak , kartalı uzaklaştırdı. Yılan da kurtulduğuna emin oluncaya kadar aramızda durdu. Tepemizde dolaşan kartalı izliyordu . Yılan, korkunç zehirli bir çöl engereğiydi . Birbirimizi süzdük, ona iyilik yaptığımızı hissettirmeye çalışarak. Göreceğimiz yerde hemen öldüreceğimiz bu hayvana içimizden gelen koruma duygusuyla dokunamıyorduk. Kurtulduğundan emin olduktan sonra yavaş yavaş süzülerek bizden uzaklaştı. İçgüdülerimiz üst üste düşmüştü. Teşekkür ediyordu sanki. Ve asıl fırtına hepimiz bir araya düştüğümüzde patladı, bir şey avladığımız yoktu ama nedense herkesin önceden hazır ve daha da beter ifşaatları başladı. Kardaşlığım da bu tartışmasız tanıklığımla bütün eski anlattıklarının doğruluğuna , yine tartışmasız bir kanıt olarak sundu. Yani hiç olağan bir şey yoktu, her şey olağanüstüydü. Olağanlık sıkıntı verici ve gerçeküstüydü.

Benim çok önemli biri olduğuma beni ikna etmek için bütün olağanüstü şeyleri anlatmaktaydılar. Aç ve yoksuldular ama bu gerçek durumlarını , bir olağanüstülükle aşmaktaydılar. Ben de dolduruşlarına gelerek onlara cömert davranıyordum. Neredeyse işçilerin bütün yiyeceklerini onlara aktarıyordum büyük bir gönül yüceliğiyle. Bu gidişle çingenelere karışacağımı söyleyen arkadaşlarıma , gördüklerimi paylaştığım gibi, yalnızca matrak olsun diye kör falcı kadının cennet taşı pırıltısından geçirdim onları. Ne ki çok geçmeden “Artık vakit geldi, beklemek olmaz, başka dostlar da bizi bekliyor…” deyip, bir sabah eşeklerine çadırlarını yüklediler, eleklerini sırtladılar, kuş kafeslerini omuzlarına astılar, tazılarını saldılar. Güneşin o cıvıltılı parıltısında gittiler… İki gün sanki başıboş geçti, üçüncü gün çingene hordasının yerine ürkünç bir havası olan bir tek çadırı gördüğüme dek sanki yaşamım tekdüze geçmişti. Yeni gelen işçilerin kaydını yapmış, her zamanki gibi günlük çalışmaları puanlamıştım. Aşırı sıcak nedeniyle sebze yemeklerine ağırlık vermiştim. Bu nedenle yemeklerimi kendim hazırlıyor, oturup yalnız başıma yiyordum sonra da bir kaç saatlik öğle uykum vardı Eski komşularımın şenliği , daha kulaklarımda uğuldarken, yeni komşularımla tanışmak için fırsat kolladım. Öğle yemeğime oturur oturmaz yeni komşularım göründü. Elinde sepeti ve köpeklerden korunmak için taşıdıkları uzun değnekleriyle kasabadan dönen iki kadından biri ayrılıp bana yöneldi. Aşırı sıcaktan titreyen ışığı parçalayarak önüme gelip dikildiğinde , bunun tahminen onaştı yaşlarında bir kız olduğunu anladığımda , yalnız yemek yemenin o düzensizliğinden kurtuldum. Yalınayaktı, sıcakta pişmişti, bileklerine kadar toz içindeydi. Tepesine yaslanan ışıktan kışkırtıcı esmerliği, kirlenmiş beyaz elbiselerine kadar dökülen saçlarının yalancı sarışınlığı, çarpık ama çarpıcı bir dirimi vardı. Taranmış saçlarından, kendisiyle ilgilendiği gibi, kendinin farkına varmış olmanın bilinciyle kaşif hali ile çevresiyle de aşırı ilgilendiği belliydi. Özellikle de saldırgan bakışları, meydan okuyuşun desteklediği yarı açık dudakları, dişiliğinin davetkar yumuşaklığını kaplayan sırçadan karşı duruşu, beni iç etti . O ve ben nasıl olduysa hemen bir anda silahlanıp vuruşmaya başlamıştık. Kız dilenmek için değil de bir başka kurmuştu kendisini.

Ağzım boşalmış, kan midemden yüreğime oradan da kasıklarıma basmış, sıcaklığı genzimi yakmıştı, çıldırtan kadın kokusundan. Yine de havayı olgunlaştırdım ama tepeden seslenerek, ”iste!”dedim… O kararlıydı beni o durgun ve kızgın sularının altında tutmak için gözlerini gözlerimden ayırmadı, bir pençelik entarisi içinde çelimsizliğinin zerafeti , yeni tüylenmenin büyülü ürpertisi ve yakıcı şehvetin teriyle serinleyip soluyan diri bedenini avlamaya çıkarmanın heyecanıyla o mergi denilen alanı bu salıncakta sallar gibiydi. ”Yemek istiyorum!. . ” Yemeğim tek kişilikti, önümden kaldırıp ona vermekle boşa düşeceğimi anladım. (Kendisini bekliyormuş gibi ağır ağır yürüyen diğer kadın, yaşlı oluşundan anlaşılıyordu ki annesiydi. ) Varolmaktan öte sahip olmanın dehşet doyuruculuğu yaşamamın başıboş serüveni , bunu bilmenin gerisinde yalnızca bir umuttu kendim için istediğim. Şimdi de rastlantı olarak iki durumu üst üste düşürdüm. Karşı saldırıya geçtim, ”Gel otur sofraya, birlikte yiyelim!. ” Şaşırdı , böyle bir teklife hazırlıksızdı, ya eline bir ekmek tutuşturacaktım, ya bir şey vermeyi reddedecektim ya da dişiliğine laf atacağımı ve ondan herşey isteyeceğimi ummuyordu. Bocaladı, sofraya bakarak. Çok kısa bir sürede dilencilikten sıyrıldı, çingene olmanın basit ama genç kız olmanın gurur ve vakarı bütün sertliğiyle yüzünü biçimlendirdiğinde de beni böyle vahşileştiren insani çekiciliği fark ettim. Çingeneliğinin üstünden genç kızın duru vakarı öyle asilceydi ki duygularımın asil atlarını şahlandırdı. Kendimi asil onu çingene, kendimi kültürlü onu basit, kendimi büyük onu aşağılık saydığım, o aramızda ki görünmez ama uranyumdan da ağır ve sert duvara rağmen ve yapamayacağını da bile bile üstlendim. “Haydi gel, otur yanıma. ”dedim ve ona oturacak yer hazırlar gibi davrandım. Ama o çingene alışkanlıklarının, genç kız gururunun ve acımtırak cinsel hazı çıkmazından burkuldu . Sonra omuzlarının üstünden dönüp ayaklarını sürüyerek giden belli ki annesi olan yoldaşına baktı, tekrar bana döndü , sanki utanmıştı. Hakkımı sonra kullanırım gibisine gülümseyerek gerginliğimizi yumuşattı , herşeye hakkı olduğunu sezerek baş döndüren bir umudu önüne açarak , zaferle geri geriye çıkıp gitti, neşeden uzun sopasını sallayarak!. . Bense huzursuz olmuştum, iç kulaklarımın bir kaç burcu yıkılmıştı, kızın arkasından baka durdum… Sessiz savaşın çığlıkları , günün parlak ve sıcak aydınlığında erirken, yeşil kırların sıcak kokusu, ikindi vaktinin serinliğine boşalırken , yeni komşularımı ziyarete gittim. İşçilerden kalan yemekleri onlara götürdüm. Eskilere göre bu yeni komşularımın durumu gerçekten sefilceydi!. . Ne tazıları, ne keklikleri, ne altın diş takma takımları ne de kalbur yapma tezgahları vardı. Kirden rengi değişmiş, çöplükten toplanılmış yamuk yumuk bir kaç kap kacak ve mitil dışında biraz ötede , sahiplerinden daha sefil bitap halde kulaklarını yana devirmiş adeta can çekişen iki eşek vardı. Diğerleri gibi şen değillerdi, tedirgindiler. Ben yaşlarında iki oğulları vardı. En büyüğü aptalcaydı, iriyarıydı, yürürken tökezlenirdi sanki . Ve babasının her söylediğini tekrarlardı, sanki kendisi ilk söylemiş gibi. Hiç uyarılmadığından olacak ki alışkanlık edindiği tek kendine özgü canlı hareketi sık sık kasıklarını kaşıyıp durmasıydı. Umarsızlığın verdiği bu acı ifade yüzünde kalırdı yalnızca. Küçüğü sanki tersiydi. İnce yüzü, ince uzun burnu ve ince uzun bıyığıyla karşıdakinin hep bir açığını koklayıp duran güvensiz bir itliği vardı. Ancak yine de o beni karşıladı, ufacık gözleriyle gelişimi sorguladı, ne sorarsam hemen ve suya sabuna dokunmayan cevaplarıyla beni süzüp durdu. Ve usanç veren bir ses tonuyla , ne anlattığı belli olmayan sonu gelmez bir sohbete girişti benimle. Kısacası anlamlı bir arkadaşlığa başlamıştı benimle. Belki ileride “Kardaşlık”da olacaktı aramızda. Ötede duran ve evlat yetiştirmenin o kaskatı ahmakça havasını yaşayan ve her şeyden bıkmış görünen babanın, kırışıklarla büzülü zayıf yüzü, hasar görmüş bir otorite anıtıydı. Kafasının karışık olduğunu gösteren , sararmış bıyıklarının habire oynamasıydı. Zibil gibi kararmış tütünden sardığı sigaraları peş peşe yakarak sıkıntısını iyice belirginleştiriyordu. Meşinleşmiş rengi ve kurumuş derisiyle elleri ve nişan parmağında ki gümüş bir yüzüğün görünüşü gerçeküstüydü. Kendisine özgü en önemli işi , canlı yılan avıydı, hem de çıplak elleriyle. Şimdi çıplak ellerini oynatıp durmakla , ailenin diğer üyelerinin dikkatini çekmekteydi. Neredeyse siyah bir renk almış sakızını çiğnemekle iştigal , dünyayı umuruna saymayan kadın , yalnızca ara sıra hır gür çıkarmak isteyen bu deli fişek kocasından uzak durmaya çalışıyordu. Herkesten daha pasaklıydı . Kadın, sık sık benden para istemeden önce kötü durumlarını anlatıp benle şimdiden arkadaş küçük oğlu huzursuz etmekteydi. Üstelik her halükarda tedirginlik sürüp gitmekteydi ve en sonunda dayanamayıp durumlarını bir biçimde bana faş ettiler. Çadırlarında gizledikleri, bakırdan ön yüzü kalaylanmış kocaman bir siniyi gösterdiler. Şaşırmıştım, hani güneş balçıkla sıvanmaz veya mızrak çuvala sığmaz ya, bu sinide buraya öyle uyumsuz görünüyordu. Bir yerlerden aşırdıkları belliydi. Evin babasının marifetiydi iş; Sini ile ilgili anlattıklarından ve takındığı havasından anlaşılıyordu. Adam küçük ve kırışık yüzünü oynatıp durarak durumunu fark ettirmeye çalışıyordu. ”koca bir servet. ”üstelik kadim hatırası siniyi daha da değerli kılıyordu;Karaçilerin kralı mando , babasının babasına hediye etmiş . Onların misafirperverliğinin aile nişanıydı. Şimdi bu soyluluk arması kendisine kalmıştı. Hele kimler üzerinde yemek yememişti ki…Rahmetli Cinnah’tan tutun, Şah Rıza Pehlevi’ye kadar, Afganistan kralını ve yüzlerce Hint racasını saymaya gerek yoktu. İçtiği pis tütünün kokusu, hararetli anlatışı ve onu habire tekrarlayıp duran deli dümbelek, tökezleyen büyük oğlu ve deforme olmuş bedeniyle ortalıkta yığılı kadının şaşılacak ilgisizliğini paramparça etti. Yüzünden sinek kovar gibi izmaritini yere fırlatarak,”Dün dört arap atı verdiler ama ben siniyi vermedim!”.

Ve bütün aile bana baktı, siniyi inceliyormuş gibi yaparak aynen onayladım adamı. ”Sakın dört ata vermeyesin!”demez olsaydım…Hayal kırıklığı ailedeki ilişkileri gerginleştirdi. Aylaklık ve yoksulluktan yozlaşmış ilişkiler ailede neredeyse birbirlerine karşı saygınlıklarını bırakmamıştı. Onları şimdi bu sini bir arada tutmaktaydı. Çünkü hepsi siniyi almak istiyordu, sonra da başının çaresine bakacaktı, baba hariç. O ailesini bir arada tutmak ve bununla otoritesini sürdürmek istiyordu. Ben oradan uzaklaşmadan , küçük oğlan bir tazı gibi, güneşte pırıl pırıl parlayan siniyi kaptığı gibi kaçtı. Peşinde diğerleri vardı. Çok geçmeden siniyi kurtardılar ama tartışmaları bitmez, tükenmez bir şekilde sürdü.

Artık bana önemli bir iş düşmüştü, neredeyse bütün gün komşularımın işlerine karışmak zorunda kalıyordum. Sorun siniydi. Aile bireyleri bunu paylaşamıyordu. Bazen evin oğlanları birbirine girer, bazen baba ve oğulları kapışır, kadın her seferinde arada çığlık atardı, iş büyüyünce evin kızı bir çırpıda koşup beni yardıma çağırırdı. Asıl hak sahibi babaydı ama ailede herkes kendini siniye göre kurmaktaydı, Baba uzun, sivri, delifişek bıyıklarını kıvırıp durarak siniyi bir iktidar aracı olarak kullanıyordu, bir kızına yumuşak davranıyordu, kız yılışarak babasına yaklaşır, yanına oturur, önce siniye dokunarak sonra okşayarak, daha sonra kucağına alarak ve en sonunda da çeyizi olmasını isteyerek geçici bir sahiplenmeden sonra, durumu fırsat sayan evin küçük oğlu siniyi kaptığı gibi koşardı. O zaman baba paslı bir hançeri çekerek , büyük oğlanın yardımıyla tarlalara vuran yaramazlarını kovalardı. Yakalanacağını anlayınca siniyi fırlatıp uzaklaşırdı. Babanın öfkesi geçene kadar uzakta bekler, sonra çadıra dönerdi. Baba her seferinde, siniyi yanına aldığı zaman, çadırdan biraz uzak çömelerek oturur, sininin değerini parmaklarını sayarak, kendi kendine mırıldanıp durarak hesaplar, ailenin dikkatini diri tutardı. , ”Haydi gidin rezil olun, ben bununla iki çadır, dört at, bir tezgah takım alırım. Hadi siz gidin rezil olun. ”

Babasını tutan büyük oğlan, babasından etkilenir, küçüğünü suçlar ve ona saldırırdı, bu oyun günde defalarca tekrarlanırdı. İş büyüyünce ben çağrılırdım. İş hem eğlenceliydi hem de ciddiydi artık. İkinci günden sonra ailede hiç kimse birbirine güvenmiyordu. Baba sininin üzerine bir çul atarak üzerinde yatıp kalkıyordu. Öğleye doğru, kasabadan yiyecek toplamaktan dönen ana-kız sanki anlaşmış gibi, ikiye ayrıldılar. Annesi çadırlarına giderken, kızı bizim çadıra yöneldi. Yalnız olduğuma öyle emindi ki içeri dalınca , ancak yerimden doğruldum. Sıcaktan bir türlü okuyamadığım kitabı yere bıraktım. Daha önce hazırladığım ekmekleri göstererek, almasını söyledim. Kız, kasabadan topladıklarıyla dolu sepeti, kolundan yavaşça yere bıraktı. Sonra bana döndü, göz göze geldik. İnsanı baştan çıkaran sessiz boşluğun günahkarlığında, kızın davranışlarına karşı kendimi kurdum. Bana göre her anlama gelecek şekilde gülümsüyordu. Daha önce arkadaşlarım, çingenelerin bu kavga gürültü taktiği bana siniyi satmaya yönelik olabileceğini söylemişlerdi. Oysa ben gördüklerimden buna ihtimal vermiyordum. Ama yine de aklıma geliyordu. Kız da damdan düşercesine bana “Nino, o siniyi babamdan bana alır mısın ?” demesin mi…Benden düpedüz para isteseydi, şimdi yalnız kalışımıza da bir anlam verirdim ama böylesine bir teklif, ahmakçaydı. Ekmeği sepete yerleştirdikten sonra, sanki ailenin bir parçasıyım gibi, tıpkı babasına sırnaştığı gibi, gelip elimden tuttu. Ağlamaklı ama içten, içimi altüst ederek inledi, ”Haydi siniyi bana al!. . ” ısrar ediyordu. Ben de zaaflıydı kendimce iyilik yapacaktım. Neredeyse kabul edecektim ki yaşlı çingenenin sesi, sıcak havada eriyip boğuldu. Kızın arkasından ben de vardım, küçük oğluyla kavga ediyordu. Yetişip onları ayırdık, yatışmalarını bekledim. Yaşlı adam neredeyse zor nefes alırken bile , kalınca bir sigara sarıp yaktı. Usanmıştı, ”Beğ , bu siniyi beş liraya sen al. ”dedi.
Galiba arkadaşlarımın söylediği doğruydu. Bu gürültü patırtı, bana siniyi satmaya yönelik bir taktikti. Oysa biraz önce çadırda bu teklifi, neredeyse kabul edecektim. Siniyi alsam bile, çalıntı bir eşyayı kullanmaya götüremezdim. Yaşlı adam renk vermeyecek kadar ciddiydi. Bir şey dememi bekliyordu. Oysa beni tezgaha getirmeye çalıştıklarını düşünerek, artık onlara kül yutmaz davranıyordum. Ah yıllar sonra bunu anımsadıkça bile , kendime ne kadar çok kızıyorum. Yaşlı adam bir kez daha, ”Üzerinde yemek yersiniz, toz toprak içinde yemekten kurtulursunuz!. . ”dedi. Evet çok haklıydı ama bir kere kendimi olumsuz kurmuştum. Acayip gülümseyerek, güya nazik bir şekilde reddettim. Ve bir daha çadırlarına uğrama cesareti göstermedim.

Gündüz güneşin doğduğu, geceleyin sıcağın boşaldığı toprağa attığım, basit bir yatak üzerine her akşam gerip, sabahları adeta yüzen sivrisineklerin ısırmalarından yine de kurtulamıyordum. Artık konuşacak arkadaş kalmayınca, işçiler de uykuya çekilince, ben kendimle baş başa kalıyordum. Yıldızlardan mahrum, sinek vızıltılarını dinleyerek, bir külotun dışında çıplakken bile, buram buram terliyordum. Uyku tutmazdı yine. Kalkar, merginin arka tarafında ki söğütlüğe kadar gider içimde şişinip duran sıkıntı bulanır ve aslında bu avare yaşantımda, aklıma bir yol bulmak için, sigara içer, bazen de çay demlerdim. Ama bu uğursuz çingene ailesinin gelişiyle, gecelerim biraz daha karıştı. Neredeyse kız, aile içi kavgaların dışında bir saniyecik bile olsa beni izlemeyi bırakmazken, bende uyandırdığı gerilimi geceleri gidermek için bu sefer ben de cibinliğimden sıyrılarak ve karanlıkta dört bir tarafta tepinerek çingene çadırını gözetip durmaktaydım. Ta ki söğütlük ile inşaat alanı arasında ıstırap verici yaşamımın bir tarafını ateş tutuşturarak, beni bu monotonluktan kurtaracak bir çıkış yolu yangını beklerken, o aç bir dişi it gibi beni koklayarak bulana dek karanlıkta süzülerek, iç kargaşama dalmıştı. Hiç beklemiyordum. Gelsin istiyordum ama geldiğinde de ürkmüştüm. Beni koklar gibi yanı başımda tedirgince durdu. Ona şaşkın baktığımı fark edince, geldiği tarafa bakarak olduğu yere çömeldi. İkimiz, kıyamet gibi lapa lapa yıldızların altında, içimizdeki yalnızlığın, kar tipisinden kaçarcasına, heyecandan adeta hırlayarak, karşılıklı bekleştik… “git!. .” diyemezdim ona, ağzım salyayla dolmuştu. Karnımdan dizlerimi uyuşturan sıcak sular iniyordu, kasıklarım tepeme geçmişti. Kasabanın kenar sokaklarında köpekler havlıyordu. Söğütlükten gelen kurbağa ve cırcır böcekleri sesleriyle, karanlık ışıldıyordu. Sosyal statütümün merdiven boşluğundan, haris yalnızlığımın göl çamurlarına düşerek, kızın incecik kolundan tuttum. Rüzgardan uçacak kadar incecik entarisinin altında bir şey yoktu. Ne sert göğüsleri, ne kaldırmaya amade gevşemiş incecik bacakların arasında ıslak ayva tüyleri, ne de beni tutacak ve onun verebileceği başka bir şeyciği yoktu. Üstelik, korkusu da yoktu. Dehşet gözü karaydı. Adeta yoğrulmakta olduğu bedenini bana terk etmiş, kendisi de yumulu gözlerle soluyarak, kabaran iç göllerinin altında, bir başına dolanmaktaydı. Karanlıktan delik deşik olarak…Neden sonra ben terden yanmış, açık yerlerimden sivrisinek ısırıklarından dağlanmış, kaşıntıdan paralanmış ve akıntıdan burkulmuş, dizlerimin bağı çözülmüş halde cibinliğin altına bitik varmıştım. Ne sabah uyandım, ne de çıngıraklı yılan gibi tıslayan güneşi duyabilmiştim. Ancak, uyandırıldığımda yüzbin çıngıraklı yılan tarafından ısırılmış gibi kaskatı kesildim. En son haberim olmuş. Meğer siniyi almak için küçük oğul babasını bıçaklamış, babasına aşırı bağlı büyük oğlan da küçüğünün kafasını taşla ezmiş. Sonra tökezleyerek üçyüz, dörtyüz metre öteye kaçarak oturmuş. Bir türlü kopup uzaklaşamamış . Jandarmalar gelmiş, yakalamış. Ortada kalan ana kız kanlar içinde ki iki ölüye (baba ve küçük oğul) sarılarak, acıdan , çaresizlikten, kimsesizlikten ve umutsuzluktan o avazları çıkabildiği kadar canhıraş ağlamaktan bitap düşmüşlerdi. İşleri bırakan işçilerimiz, kasabadan yığılan mahşeri kalabalığın içerisinde yapayalnız, bir başına kalmışlardı. Önce ben, geceki ilişkiden dolayı benimle ilgili bir şeyler olduğunu sanarak dehşetengiz bir can havliyle korktum. Bir anda boğazım kupkuruluktan şişti. Ama yine de kalabalığa yöneldim. Oraya varana kadar, suçluluk duygusunun ağırlığı altında ciğerlerim çatladı. Kimseye olup bitenin nedenini soramıyordum. Kendimi ölülerin başında buldum. Dün gece yaşadığım kız sanki on kez idam edilmiş ve tekrar bir daha asılacakmış gibi yaşamdan kopmuş ve kökünden sökülüp kurumaya bırakılmış gür bir bitkinin sönüşü gibi, yaşamının dal ve yaprakları yere sarkmıştı, beni görene dek…Birden doğrulacak kurtuluş sevincinden çok, köşeye sıkışmış olmanın verdiği saldırgan ve aman göreceği bir acılı sevinçle o bütün kalabalığın içinde , dörtnala bana koşacak, koştukça büyüyecek, büyüdükçe umudu okyanuslardan dalgalanarak beni sonsuza kadar yitirmemek üzere çığlık atacaktı…”Ninooo!. . ” diyerek. Oysa ben, bir o kadar küçülüp, ufalmış, bitmiş hissettim kendimi. Gerçek mahşerdeki gibi , bu mahşeri kalabalık önünde, günahlarımın ateşten gazabına uğramıştım. Bu korkunç suçun diyetini, ancak böylesine aşağılanarak teşhir edildiğime inanmıştım. Bu ateş beni tepeden tırnağıma kadar yaktı.

Gördüklerimden yana yanmıştım. Kömürleşmiş bir dal parçası gibi yangın ve kurum tortusu kokuyordum yalnızca. Kızgın güneşin altında , içleri dışlarına karışmış ölülerin başında , gökten tepesine akmış gibi kanlar içinde ağlamaktan düştüğü bu yalnızlık bumbarından meraklı kalabalığın bakışlarını parçalayarak savcı ve askerlerin gözetiminde, olayı tespit ve duruma çare için, on parmak çınlamakta ki daktilo gürültüsünün iki tuş vuruşu arasında, bana yetişti. Göz göze gelmiştik…Bütün hayatımda, hiç kimse bulunduğu durumdan sonsuz bir kaçışla, bana bu kadar umut ve coşkuyla koşmamış, bana asla sökülmeksizin sarılarak ben de yitmek istememişti. Yangın yeri gözlerinin karasında o kahredici yakarış ve hepten kendi yadsıyan yeni bir benlik tutkusuyla kucaklayıvermişti beni.

Ben bu evreni nasıl ters çevirebilir, bir başka arzuya göre değiştirebilirdim!. . Çarmıhına gerilen dramına neden bu kahredici durumu dağıtmak, o kırılmaz çelikten duvarlarla örülü kastı parçalamak, birden patlayıp gürleyerek ve hiç olmamış gibi bu kurulu kabustan kurtulmak, itili durduğu bu yalnızlık, fanusu kırmak istiyordu. Aramızda çırpınıp duran bu minik kuş, yalnızca bizim gibi biri olmak , utanç duyduğu fukaralığından kaynaklanan umarsızlığın verdiği çingen davutkar çılgınlığıyla (insan gibi durmamızı yadsıyarak) yüzünü göğsüme bastırıp, zaman ile dramının gözyaşı selinde hıçkırıyordu. Temelimi sarsıta sarsıta. Oysa kabuğumu tutmuş, beni yakalayamamıştı. Şu an şuradaydık. Bu evrende bir tek yakını, bir tek umudu, bir tek özgürlük kapısı ve ışıltısı katıştıracağı renkli dünyası bendim. Etini etime geçirmeyi, beynime bütün hayallerimi bakışlarıyla katmayı, ruhunu, ruhumun sarnıçlarına eritmeye devinip duruyordu ama ben yoktum. Sımsıkı bu dehşet açlığın pençesinde boğucu bir duman olmuştum. Sehpaya gidenin kurtarıcısından aman dileyişi. Çevreye bıçkın kesildiğim bir damlacık erdemim bile kalmamıştı. Bu mini minnacık kuş karşısında ben hiçbirşeyciktim.

Cehennemde ne kadar süre yandığımı bilmiyorum. Arkadaşlarım beni kurtardığında, neyimi kurtarabildilerse…Kalabalık, bu sıkı sarmaş dolaşta Beni de çingene sanmış, acımaya karışık bir küçümsemeyle izlemişti bizi. Hatta bana, sıcaktan kulak memeleri omuzlarına akacakmış gibi görünen, kel kafalı savcı, vukuatla ilgili beni de sorguya çekmeye kalkışmıştı. Yine arkadaşlarım araya girmişlerdi. Onlar da bir başka düşünüyorlardı. En yaşlımız, başıma iş açmışlığımı gıptaya karışık arsız bir gülümsemeyle, kızı becermekle çok ileri gittiğimi ima etmekteydi.

Başka türlüsü dene olabilirdi, herkes gibi bir çingene kızına nasıl bakılıyorsa, ben de bu düşünceyle örnek bir erkek gibi kızın hoyratlığına takılmış, buradaki herkes gibi kaşla göz arasında, bir kuytulukta hayvan derisinin çürümüşlüğü, şehvet terinin kekremsi ve insan kirinin sası kokusunda işi bitirmek, işlenen bir cinayetin heyecanıyla kurulu havama tekrar takınmak üzere, kanlanmış kılıcımı kurbanımın üzerindeki paçavralarına silerek, bir anlık zevkle herkesin olduğu o kalabalığa karışmayı aklıma geçirmiştim. Neşeli, hoş ve muzipçeydi. Artık duramazdım burada, her ne kadar çevreme ve kalabalığa görünmekteysem de, sanal bir görüntüydüm ben. Duramazdım. Arkadaşlarım beni alıkoymak için boşuna çırpınıyorlardı. Onlarla ve kendi aramızda her an akacakmış gibi bir kan deniz vardı. Bizi bir arada tutan bu çıkarın her an patlayacak arkadaşlığın neşeli hoş ve muzip ördüğü ortaklığın kan damarlarıydı. Gerisinde korkunç uçurumlar, dokunulamaz boşluklar ve geçilmez duvarlar vardı. İçimde yıkılmış her şeyin toz ve dumanı dururken, kan binaları inşaa edemezdim. Ben inşaatçı olamaz, başkalarına hükmetmek için duvarlar çeviremezdim.
Eşyalarımı toplamış, bir kenara koymuştum. Kanlı olayın üzerinden daha dört beş saat geçmemişti, eşyalarımı karayoluna atmak için herhangi bir arabanın geçmesini bekliyordum.

Oyunbozanlığıma bozulmuş arkadaşlarım, temelli gideceğimi değil de sıkıntımı atlatmam için birkaç günlüğüne gitmekte olduğumu sanıyorlardı. Geç olmasın diye eşyalarımı sırtlamaya kalkınca, arkadaşlarım yardımcı oldular yürürken. Neyse ki ilk sokakta bir at arabasını çevirdiler, eşyalarımı yüklediler. Ben onlarla vedalaştım, arabaya bindim. Arabada hurda eşya vardı. Arabacı yabancı olduğumu anlayınca, bana çok kibar davranmak için değişik bir kişiliğe bürünüvermişti. İkiyüzlülüğüne acı bir gülümsemeyle, dikkatimi çeksin diye bu günkü çingenelerin olayından söz etti. Sonuçta bir baba oğlunu, bir oğul da babasını öldürmüştü… Ana yolda indim. Eşyalarımı indirdiğimde artık o kanlı olaydan nasıl getirilmişse hurda arasında ikiye bükülüp katlanmış ve üzerinde hala kurumuş kan duran ve bütün bu altüst oluşların sebebi olan sini durmaktaydı. İrkildim, kalaylı parıltısındaki görüntü, kapkara belirsizdi, siniyi çekip almak ve nedenini bilemeyeceğim, ta nereden kopuk geldiğini bilemediğim bu öfkenin sarsıntısıyla yer ve göğü yıkmak istiyordum. Ama taş gibiydim. Bir şey bile diyemedim. En son kanıtta yok olup gidecekti . Araba yürüdü ve ben görüntüdeki kapkara belirsizliğimle kaldım.

Daha bir kaç gün önce bir zehirli yılanın bana sığınışını, büyük bir gönül yüceliği ile kabullenirken, şimdi bir çaresiz insan karşısında yüce ve soylu sosyal statümün çakmaktaşından gevşeyip çözülememiştim. Bu ruhsal çatışmada belki yıllarca kaldım. Ta ki bu olayı sizin dışınızda ilk kez açtığım, çok değerli bir arkadaşım hiç beklemediğim bir yanıtla kapkara belirsizliğimi bozdu…”Nino! Neden sen o kızla gitmedin, yaralı bir yürek, kirli bir erdem ile bunca yıl ateşten yanacağına, o kapsız sıcak özgürlüğe, doyumsuz sevgi ve tertemiz vicdana kavuşurdun!. . ”
Bilmem ki doğruyu mu söylemişti, yüzüm aynada hala aydınlık değil!.

 

EL NİNO
5 MAYIS 1999/Ankara

Kategoriler
EdebiyatKültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular