Çay ve simide talim ettik ama hepimiz gazeteciydik

Sedat Simavi dönemiydi. Bana “Röportajı bu memlekette sen yarattın” dedi, aldığım maaşın 10 katıyla iş teklif etti. Kabul etmedim, beni sevgiyle kucakladı. Hürriyet gazetesi Babıâli’ye canlılık getiren gazeteydi Ben...
Yaşar Kemal’in en güzel resimleri

Sedat Simavi dönemiydi. Bana “Röportajı bu memlekette sen yarattın” dedi, aldığım maaşın 10 katıyla iş teklif etti. Kabul etmedim, beni sevgiyle kucakladı. Hürriyet gazetesi Babıâli’ye canlılık getiren gazeteydi

Ben Sedat Simaviyi gazeteciliğe başladığım 1951 yılında tanıdım. Arif Dino, Nadir Nadinin çok değer verdiği eski bir aile dostuydu. Onun tanıtmasıyla beni Cumhuriyete aldı ve gazeteciliğe Anadolu röportajları ile başladım. İlk röportajlarımı Diyarbakırda ve Vanda yaptım. Uzun süre İstanbula gelmedim. Bu arada röportajlar yayımlanmış, çok ses getirmiş.

İstanbul’a döndüğüm günün ertesi, bir arkadaşla Cağaloğlunda Gazeteciler Cemiyetine giderken Sedat Simavi ve Ercüment Ekrem Talu ile karşılaştık, beni tanıştırdı. Röportajlarımı okumuşlardı ve övgü yağdırdılar. Ercüment Ekrem Talu ilk röportajım için çok güzel bir yazı da yazmıştı. O karşılaşmamız saatlerce sürdü, ikisinin müdavimi olduğu Abdullah Efendi lokantasında akşam yemeği masasına taşındı. İlk içkimi de onların masasında içtim.

Yaşar Kemal’in bu özel kareleri Ara Güler’in objektifinden-1

Yaşar Kemal’in bu özel kareleri Ara Güler’in objektifinden-1

 

Hürriyetin armağanı bir güzel dostluk da röportajcıların ağabeyi Hikmet Feridun Es ve eşi Semiha ablaydı. Hikmet Feridun Es cömertti, sevgi doluydu. Büyük bir röportajcıydı. Bana Babıali’nin inceliklerini anlatır, rekabetin sık sık kıskançlık olarak yaşandığı Babıali’de beni hep korur, yüreklendirirdi.

“Röportajı Türkiye’ye sen getirdin”

Yaşar Kemal’in en güzel resimleri

Hikmet Abi beni bir kere de Sedat Simavi ile buluşturdu. Sedat Simavi “Röportajı sen yarattın bu memlekette, röportajı Türkiye’ye sen getirdin” gibi övgülerden sonra bana aldığım maaşın 10 katıyla iş teklif etti. “Bak, oğlum. Milliyet Gazetesi çıktı. Orada bir karikatürist 1000 lira alıyor, ilk defa Babıali’de bin lira alan bir adam var. Gel benim gazeteme. Sana ayda bin lira!” dedi. Düşündüm, durdum ve “Ben kabul edemeyeceğim” dedim. “Niye kabul edemeyeceksin?” dedi. “Edemeyeceğim efendim çünkü bana şöhreti Cumhuriyet gazetesi verdi. Ben size daha tanınmadan önce gelmiştim. Siz ‘Sadece ünlü gazetecileri alırım, şöhret olmayan adamı almam’ dediniz.”

Bunun üzerine yerinden kalktı, beni sevgiyle kucakladı, “Burası her zaman senin evindir” dedi.

Üstünde büyük baskı olmasaydı Türk basını dünyaya örnek olacak güçteydi.

Üstünde büyük baskı olmasaydı Türk basını dünyaya örnek olacak güçteydi.

Hürriyet gazetesi Babıaliye yepyeni bir canlılık, habercilik anlayışı getirerek yola çıktı. Sedat Simavi için ‘popüler’ gazeteciliği başlattı diyenler oluyor. Bu biraz haksızlık. Sedat Simavi gazeteciliğe inanırdı, gazeteyi okura sevdirmek isterdi ama bunun için iyi habercilikten hiç ödün vermezdi. Kısacası Sedat Simavi gazeteci olan, gazetecilik yapan bir gazete sahibiydi.

65 yıl önceki Babıali’de zor koşullarda çalıştık, çay ve simide talim ettik ama hepimiz gazeteciydik. Basın üstünde her zaman büyük baskı oldu. Bu baskılar olmasaydı Türk basını dünyaya örnek olacak güçteydi. Nazım Hikmetin en güzel resimlerinden birini yapan arkadaşı Sedat Simavi 65 yıl önce bu ülkede çağdaş gazeteciliğin çıtasını yükseltti. Ne yazık ki çok genç öldü, onu çok erken kaybettik.

Röportaj yazarlığında 60 yıl

Simavi’nin de dediği gibi Yaşar Kemal, Türkiye’ye röportajı tanıtan kişiydi. Üstat, “Röportaj bir edebiyat türüdür, onun için bize insan yaşamını, gerçeğini en güzel veren bir daldır” diyor. Yapı Kredi Yayınları’ndan 2011’de çıkan ‘Röportaj yazarlığında 60 yıl’ bu sözü doğrulayan pek çok röportaja yer veriyor. İşte onlardan ikisi.

Sait Faik’le görüşme…

Akşamüstleri Tünelden Taksime doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli ama müthiş kederli -yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır-, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez… Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık… Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.

Bu adam hikâyeci Sait Faik’tir.

Bir gün, aklımda kaldığına göre bir pırıl pırıl, cam gibi parlayan sonbahar sabahıydı, ona Kadıköy iskelesinin kanepelerinde rastladım.

“Ne var ne yok Sait” dedim. “Hikaye yazıyor musun?”

“Yok” dedi, “Yaşıyorum.”

Dünyaca ün almış Mark Twain derneğinin fahri üyeliğini aldığını duyunca, bu iş için Sait’in ne diyeceğini öğrenmek için aradım. O gün öğleden sonra İstiklal Caddesi’ndeki kaldırımdan gittim geldim.

…Gene dalgın, sinirliydi. Yüzünden düşen bin parça olur derler ya, öyleydi.
“Bu iş için ne dersin?” diyecektim, korktum.
“Merhaba,” dedim.
“Merhaba, eyvallah,” dedi.
“Ne var ne yok?” dedim.
“İyilik” dedi.
“Mark Twain…” dedim.
“Aldırma,” dedi.
“Bak,” dedim, “Sait biliyorsun ki ben röportaj yaparım.”
“Sonra?” dedi.
“Söyle,” dedim.
Sait beni kırmadı. Teşekkür ederim.
Ben sual sormadan o başladı.
17.5.1953

Kaçakçılar Arasında 25 Gün

Sokakta, kahvede, şöyle gözümün kestiği bir adamın önüne geçip: “Merhaba agoşum. Nasılsın agoşum? Ben garip bir kaçakçıyım. Mal almaya, Suriye’den mal, ipekli getirmeye geldim Antebe. Eskiden işlerim iyi idi. Şimdi çok kötü. Mallarım tutuldu, mapsanelik olduk agoşum. Elinden bir gelir var mı benim için? Allah düşürmesin. Zamanında biz de kaçakçıydık namlı şanlı… Düşmez kalkmaz bir Allah… Ne dersin agoşum? Ha, ne dersin bu işe? Ben garip bir kaçakçıyım. Kaçakçı Adanalı Hasan. Bana bir iyilik yapabilir misin?” demeli imişim.

… Gene gece. Suriye çölünün karanlık boşluğu…
Atlar doludizgin… Yalnız Hüseyin
yok. Ala şafak açılırken hududu kazasız
belasız geçtik. Ne pusu ne de kurşun cehennemi…
Kayalık ve ormanlık bir dağdayız.
Atlar kütürtüyle yem yiyorlar. Şafağın bendi yavaş yavaş gözüküyor. Atların terli bedenleri pırıldamaya başladı. Belimizi kayalara dayayıp oturmuşuz.
Süleyman gülümsüyor:
“Vay,” diyor, “vay Hüseyin çocuk!”
Sonra bana dönüyor ve müjdeliyor:
“Adanalı, yiğit çıktın, ikinci gelişte sana iki yüz lira.” 11.8.1951-2.9.1951

Kategoriler
Kültür&Sanat

Benzer Konular