Bu Topraklar Üzerinde Dolaşan Hırıltılı Sesin Romanı

Kimse 1915’teki o ‘an’a dokunmak istemiyor. Öfkenin Şenliği’nde o zaman dilimine, o insanların ölüm anına sızmaya ve öldürenin vicdanına dokunmaya çalıştım.

Jaklin Çelik’le, Öfkenin Şenliği’ni yazma sürecinden yola çıkarak, romanda kurduğu dil, başvurduğu metaforlar, 1915’in kuşaktan kuşağa aktarılan mirası, Türkiye’de 1915’i konu alan edebiyat ürünlerinde yaşanan artış ve ‘geçmişle hesaplaşma’nın önündeki engeller üzerine konuştuk.

Jaklin ÇelikÇokkültürlülük kavramı, kendi içeriğinin düşmanı aslında. İstesek de istemesek de bir parçası haline geldiğimiz aidiyetlerimizi pazara sunuyor. ‘Bana kendini anlat’ deyip senden hikâyeni alıyor, onu hayal edilen bir resmin parçası haline getirip donduruyor.

1915 üzerine yazmak uzun süredir aklında olan bir şey miydi?

Değildi. Bu konuyla ilgili bir metin yazmayı düşünmemiştim. En azından farklı bir metin olmadığı sürece böyle bir şeye girişmeyeceğimi biliyordum. Geçmişimden nemalanmak ve popüler siyasete malzeme vermek istemediğim için hep uzak durdum bu konudan. Türkiye ortamında yazılanların algılanış biçimi ortada… Bu romana da “Ben 1915’i yazacağım” diye başlamadım, kendiliğinden döndü o yöne.

Edebiyat tarihçisi Marc Nichanian, ‘Ağed’i (1915 felaketi) betimlemenin imkânsız olduğunu, bunun için ancak sanat ve edebiyat içinden bir anlatım yolu bulunabileceğini savunuyor. Sen bu romanda nasıl bir ‘yol’ izledin?

Bir travmadan yola çıktım, ve o travmayı açımladığımda ortaya 1915 çıktı. Romanı yazmaya başladığımda, bir süredir yazdığım metaforik paragraflar önümde duruyordu. O paragraflarda, insana doğduğu günden itibaren ve sonradan dayatılan kimlikler üzerinden, tanrı, ırk, devlet ve toprağın ne anlama geldiği, insanlığa nasıl bir yük bindirdiği gibi soruları –cevaplamayı değil ama– yeniden sormayı deniyordum. Kurgu kendiliğinden oluştu ve çok sonra bunun bir 1915 anlatısı olacağı kararını verdim. Ama 1915’i kendimden uzaklaştırmasaydım, kendimle 1915 arasına bir mesafe koymasaydım bu romanı yazamazdım, en azından bu şekilde çıkmazdı. Çünkü 1915 kuşaktan kuşağa devredilen bir miras ve birçok Ermeni gibi benim de ‘içimde’ olan bir şey.

O mirası devralma ve sahiplenme açısından, 1915 sonrası kuşaklar arasında bir fark var mı sence?

Olduğunu düşünmüyorum. Soyunuz sürüp gidiyor sonuçta. 1915’te bir kırılma yaşanmış ve o soya mesela Müslüman olan bir amca, Kürt-Müslüman bir teyze de dahil olmuş, başka miraslar da devralmışsın böylece. Bu açıdan bakınca mirasın devam ettiğini ama aynı zamanda yapısının değiştiğini düşünüyorum. Bu iyi ya da kötü değil, doğal bir süreç. Yani miras silinmiyor ama anlamı ve işlevi değişiyor. Yazarken bunu da düşünerek, toplumun ve 1915’in beni nereye konumlandırdığını da anlamaya çalışıyordum.

1915’i ve yakın geçmişte yaşanan diğer toplumsal travmaları ele alan romanların sayısında son dönemde görülen artışı nasıl değerlendiriyorsun?

Jaklin Çelik Öfkenin Şenliği Kitabı

Aram Kerovpyan, Altuğ Yılmaz Klasik Osmanlı Müziği ve Ermeniler Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Yay. Aralık 2010, 189 s.

Bu kötü bir şey değil elbette. Ama unutmamak gerekir ki ağır bir tarihsel yük söz konusu. Yazılanlar kimi zaman bu yükü hafifletmek, kimi zaman ise anlaşılır kılmak için nostalji atmosferine bürünüyor, bu da durumu iyiden iyiye zorlaştırıyor. Çünkü nostalji aynı zamanda estetik bir tercih ve yazılanlar, yaşananlara öyle ya da böyle bir estetik anlam yüklüyor. Yazma eyleminin kendisi estetik bir anlayışa sahip olmayı gerektirdiği için bundan kaçmak ne kadar mümkün bilmiyorum; benim yazdıklarımda da bir estetik duruş söz konusu. Edebi estetik aracılığıyla sadece sözcüklerinizi ve hikâyelerinizi değil, kavrayış biçiminizi ve hissiyatınızı da okurunuza geçirirsiniz. Bu noktada nostaljinin iki temel işlevi olduğunu düşünüyorum: Öncelikle, bu denli ağır bir tarihi anlatırken ortaya koyduğunuz demir leblebilerin hazmedilmesini kolaylaştıran bir estetik imkân sağlıyor. İkincisi, yazdıklarınızın, farklı kültürlerden gelen okurlar tarafından kabul edilebilir bir hal almasına yardımcı oluyor. Ama bir de tehlike söz konusu: Her ne kadar bu istediğiniz son şey olsa da yazılanlar bir araya gelip bir yekûn oluşturduğunda meseleniz normalleşiyor. Ona alışılıyor. Belki de travmayla hesaplaşmak bu demek, bilmiyorum. Yani, travmanızı normalleştirmeden onunla nasıl hesaplaşacaksınız ki? Hesaplaşmaya başlamanız zaten o travmanın travma olarak kalmasına itiraz ettiğiniz anlamına gelir. Nostalji bu hesaplaşmayı mümkün kılan, politik bir araca dönüşüyor bu noktada. Bence bir mahsuru yok bunun. Ama benim için bu geçmişle ya da travmayla hesaplaşmanın yolu nostalji olamıyor. Çünkü ne yazık ki travma devam ediyor, ve açık söylemek gerekirse, kimi travmaların travma olarak normalleştiklerini düşünmek bana dehşet veriyor. Kendimden yola çıkarak 1915 özelinde söylüyorum bunu ama 12 Eylül için de geçerli olabilir, başka politik ya da toplumsal travmalar için de… Örneğin ‘çokkültürlülük’, ‘hoşgörü’ gibi sözcükleri her duyduğumda belleğim bana dinlediğim 1915 hikâyelerini, 6-7 Eylül’ü hatırlatıyor. Ve o hikâyeler hiç de estetik değiller.

Sözünü ettiğin ‘nostaljiyle normalleştirme’, hâkim çokkültürlülük söyleminin bir parçası değil mi zaten?

Öyle. Çokkültürlülük kavramı, kendi içeriğinin düşmanı aslında. Bu söylem, istesek de istemesek de bir parçası haline geldiğimiz aidiyetlerimizi pazara sunuyor. “Bana kendini anlat” diyerek senden hikâyeni alıyor ve onu hayal edilen bir resmin parçası haline getirip donduruyor. Dahası, eğer hikâyeni anlatmaz ve sana el uzatan pazarla işbirliği yapmazsan seni görmezden geliyor. Ya kültür pazarında işportacı olmayı kabul edersin ya da görünmezleşirsin. Yani çokkültürlülük söyleminin ve politika biçiminin kendisi her türden tekilliği standardize ediyor ve farklı varoluş biçimlerini, yarattığı içeriksiz ortama mahkûm ediyor. Ve bu mahkûmiyet bir tür onurlandırmaymış gibi sunuluyor. Çoğu zaman toplum bu beceriksizliğin bile farkında değil. Özellikle 1915 söz konusu olduğunda “Sorularıma istediğim cevapları vereceksin” diyor, “Benim kurduğum çerçeve neyse onun içinde oynayacaksın!” 1915’te de benzer bir soru sorulmamış mıydı? Bu soruyu 1915’te soranların ses tonu farklıydı, incelmemişti, ve aldıkları cevabı beğenmediklerinde nasıl tepki verdiklerini gördük. Şimdi farklı varoluş tercihlerine, daha incelmiş bir ses ve yöntemle yine aynı soru soruluyor. Yani adını koyarak ‘temizlemek’ ile adını koyarak ‘dahil etmek’ arasında aslında çok büyük bir mesafe yok. Dolayısıyla ben şekilden vazgeçtim, soru soranın ahlakını sorguluyorum ister istemez.

O halde yeni sorular formüle edilmesi gerekiyor…

Ne zaman ki 1915’in yaşanmış, ortak bir travma olduğunu kabul ederiz, bu travmanın bütün yükünü Ermenilere ya da gayrimüslimlere yıkmaktan vazgeçip “Yahu, cinayet işleyenler kendileriyle nasıl hesaplaştılar? Hadi hesaplaşmadılar, bu hesaplaşmama halini hangi politik ya da estetik pratiklere dönüştürdüler?” diye sorarız, işte o zaman bir miktar daha sadede geliriz. Ama şimdi mağdurlar, maktuller ve failler üzerinden yazdığımız hikâyelerde o travmayı normalleştirmekten başka bir iş yapmıyoruz. Toplumun kendisiyle hesaplaşma işi sürekli erteleniyor. Politikayla bağı koparılmış bir ‘cemaat’ olarak biz de bu noktada birtakım hatalar yaptık. Çoğunluk tarafından sevilmenin ve sayılmanın tek yolunun meze yapmaktan geçtiğini, onlara kendi dilinizde güzel şarkılar söylemek olduğunu düşündük. Bunun da sorunsuz bir yaşam vaat etmediği geç de olsa anlaşıldı. Bir taraf “Aman canım, tarihte ne yaşandıysa yaşandı, bugüne bakalım” zihniyetiyle bugünü kolaylaştırmaya çalışırken, diğer taraf bu pozisyonu onaylayıp onaylamadığını düşünmekten bile kaçındı. Çünkü söyleyecek sözü var ama sesi yok. Benim itirazım şu: Biz söz konusu hesaplaşmaya yardımcı olmalıydık. Olmalıydık ki hep beraber geçmişin hayaletlerinin hepimizin üzerine ördüğü kâbusları görünür kılalım. Onlardan kurtulup kurtulamayacağımız ise başka bir mesele.

Bu endişelerin romanın diline ve yapısına da yansıyor aslında…

Romanda, Ermeni meselesiyle ilgili olarak Ermeniler dışında üretilen ‘gözü yaşlı’ söyleme mesafe koyup, bir resim yapmaya çalıştım. Geçmiş artık çok uzakta. Bir tarih olarak çok uzakta. O tarihe ait cümlelerim bu yüzden karanlık, çözümsüz ve metaforik. Onlar bu ‘gözü yaşlı’ söyleminin türettiği ‘kıymetlimiz’ söyleminin karşısında duruyor. Ölenden arta kalanın üzerinden gelişen “kıymetli” söylemi ‘kırım artığı’ bir duygudaşlığı göstermeyi amaçlasa da tek başına kendini geçmişten sıyırmaya, kendini temizlemeye yetmiyor. Aksine, bir sövgü halini alabiliyor.

Romanda, bütün bunlara, 1915’e ve yarattığı travmaya ilişkin birçok noktaya dokunuyorsun ama bunların hiçbirini genişletmiyorsun, açımlamıyorsun. Dokunup geçtiğin acılara aşina olmayan biri, bunlardan devasa bir roman çıkarabilirdi…

Bilgi anlamında çok kısıtlı verilerle yazılmış romanlara bakıldığında, elbette bu metinden bir külliyat çıkabilirdi. Oysa ki bir şeyi çok uzun anlatmak, bir acıyı tutup çiğnemek diğer duyguları görünmez kılabilir. Bir resim yapmaya çalıştım. O resimde her türlü duyguyu görünür kılmaktı amacım. Uzun veya kısa yazmak gibi bir kaygım olmadı hiç.

Öfkenin Şenliği kısa ama, aynı anda akan birden fazla hikâye barındıran, zor okunan bir roman. Yazımının da uzun sürdüğünü biliyoruz. Hangi noktalarda zorluk yaşadın?

Klasik olacak ama, taşıdığım mirasa bir gönül borcum var. Fakat kendime de borçluyum. Dolayısıyla dengeyi kurmak zaman aldı. Toplum içinde dolanan bir inilti var. Son dönemde 1915 üzerine çokça konuşuluyor; öyle ki, 1915 artık bir ülke aslında – ‘etinden ve sütünden faydalanılan’, çok verimli bir arazi haline gelmiş bir tarih… Ama kimsenin dokunmak istemediği bir nokta var: 1915’teki o ‘an’. Ben o zaman dilimine, o insanların ölüm anına sızmaya ve öldürenin vicdanına dokunmaya çalıştım. Romanda anlatılanların hepsi, yüzlerce hikâyenin birbirine eklenmiş parçaları. Kahramanların her biri bir yamalı bohça. O parçaları, sözünü ettiğim dengeyi gözeterek birleştirmenin, ve öldürenin vicdanına iliştirerek anlatmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu. Bazı bölümlerde çok zorlandım, kilitlendim ama bir süre sonra o tortunun parçaları birbirini takip etmeye, iç içe geçmeye başladı. Bu anlamda, romanın yapısı uzun bir zaman diliminde ama kendiliğinden ortaya çıktı. Zaten büyük kısmını roman tekniğiyle değil, ilhama ve metaforlara dayanarak yazdım.

En çarpıcı metaforlardan biri, yaşlı kadın Ramela ile evindeki sıçan arasındaki ilişki…

Farelerle ilgili bir makaleden, farelerin birbirleriyle empati kurduklarını öğrendim. Bunun bir örneği şöyleydi: Denek fareye ilaçlı bir sıvı enjekte ediliyor ve fare, üzerinde bulunduğu ruloda hızla dönmeye başlıyor. Kafese iki fare konuyor, ikisine aynı anda sıvı enjekte ediliyor ve ikisi birden çığlık atarak dönüyor. Sonra yalnızca birine sıvı enjekte ediliyor, enjekte edilmeyen diğeri de ona bakarak hızla dönmeye ve onun gibi çığlıklar atmaya başlıyor. Deneklerin sayısı artırılıyor, ve bir süre sonra fare topluluğu boş enjektörü görünce başlıyor çığlıklar atmaya. Suç aleti olan enjektör, travmanın aktörü haline gelmiştir artık. Bu durum onların ortak bir mazi üzerinden, çektikleri acıyı hatırlamalarını sağlıyor, bunun üzerinden birbirleriyle empati kuruyorlar. Sıçanın yaşam alanına baktığımızda da öyle. İnsan kendi dışkısını dışarı attığında ona yabancılaşır, sıçan bu dışkının içinde kendine yaşam alanı bulur. Tahammül edilmesi zor bir durum. Bu iki örnek, ‘sıçan’ karakterimin nasıl hareket edeceğini belirlemiş oldu. Romanda, sıçanı vahşetinin tüm çıplaklığıyla, zaten çıplak olan Ramela’nın karşısına koydum. Kurgunun genelinde de, gerek Ramela ve anlatıcı, gerek Ayşe ve Şake, sıçan metaforuyla birbirine bağlanıyor.

Girişte de, kilisede, bir papaz yardımcısı, ayin esnasında ortaya çıkan bir sıçanı öldürüp, duaya kaldığı yerden devam ediyor.

Romanda yer yer Tanrı sorgulanıyor. Böyle olacağını bildiğimden, girişi de bu öğeyle yaptım. Ramela’nın bezginliği, Tanrı’ya karşı bir bezginlik aynı zamanda. Çünkü 1915’te Tanrı onları korumadı. Tanrı zor zamanında yanında olmuyorsa ondan kopuyorsun, ama tümüyle değil – bir süre sonra tekrar ona çekiliyorsun. Bitirilemeyen, eskimiş bir evlilik gibi. Ayinde, cemaatin içinde Ramela da var; kilisede, Tanrı’yla aynı mekânda. Ve orada da, kendinden birinin, bir canlıyı öldürdüğüne tanıklık ediyor.

Ermeni olmayan karakterler de var romanda: Emlakçı, kokoreççi…

Emlakçı, inkâr yoluyla kendi kendini iyileştirmeye çalışan bir bellek. Bir anlamda resmi söylemi temsil ediyor. Azınlıkları korunması gereken bir kültürel miras olarak görüyor – aynı zamanda paraya tahvil edilebilen bir miras. Kokoreççi ise oradaki sivil güvenlik. Yani, talancının yalakası… Bir de, Ölübaş ve Diribaş var: Diribaş devleti temsil ediyor, Ölübaş ise onun askerlerini. Sarmal ilerleyen karakterler olarak kurdum onları – devletlerin ölüp ölüp dirildiğini, askerin ise devleti dirilten tek unsur olduğunu düşünerek…

Romanın adının, 1915 travmasını yaşayanların ve onu devralan kuşakların ruh halini özetlediği söylenebilir mi?

Öfke, şenlik yapmaya karar verdiğinde büyük bir gürültü çıkartır. Bunun tek örneği 1915 değil; tarih, öfkenin şenlikleriyle dolu. Romana bu adı verişimin nedeni hikâyeyi bağlamından kopartma isteğimdi. Kimse kendini kandırmasın, öfke kendi başına var olabilen bir his değil, öfkelenmek için birbirimize ihtiyacımız var. Tıpkı şenlik gibi. Şenlenmek, şenlik yapmak için de birbirimize ihtiyaç duyarız. Bu dünyanın her yerinde böyle. Sakinken öfkeden bahsettiğimizde hiç de sempatik kelimeler kullanmayız. Şenliğin bir parçası değilsek, onun dışına itiliyorsak öfkeleniriz. Öfke şenlik yaptığında hepimiz giysilerimizden soyunur, ona katılırız. Bence o şenlik aynen devam ediyor, biz de içindeyiz. Öfkeyi ve bu şenliğe neden dahil olduğumuzu sorgulamadan, bu vahşi danstan vazgeçip alnımızdaki kanlı teri silmeden de bitmeyecek…

1915’in yaşanmış, ortak bir travma olduğunu kabul ettiğimizde, bu travmanın bütün yükünü Ermenilere ya da gayrimüslimlere yıkmaktan vazgeçip ‘Yahu, cinayet işleyenler kendileriyle nasıl hesaplaştılar? Hadi hesaplaşmadılar, bu hali hangi politik ya da estetik pratiklere dönüştürdüler?’ diye sorduğumuzda sadede geliriz.

Büyülü Bir ‘Öteki Ses’

On yıl önce Jaklin Çelik’in Kum Saatinde Kumkapı (Aras Yay., 2000) adlı öykü kitabına dair bir yazı yazmış, Kumkapılı Jako’nun ‘Bizi Biz Yapan Öyküler’i başlıklı bu tahlilimin giriş bölümünde Jaklin’in yazarlık özelliklerine değinmiştim.

Jaklin Çelik, aradan geçen on yılda her öykü yazarının düşü olan romancılığa geçişin sayısız denemelerini yaşamış, bu denemelerini sonunda öyküyle roman arası destansı bir eserle noktalamış: Öfkenin Şenliği. Gerek içerik, gerekse biçim bakımından tümüyle özgün bir eser olan bu romanın arka planını sergilemek, Jaklin’in öykücülük özelliklerini bir kez daha hatırlamak için, bir an geçmişe, on yıl öncesine gidelim:

“[Jaklin’in] anlatısı edebi bir kaygı taşımıyor. Tam tersine, yaşanmış ya da kurgusal olayları sanki bir arkadaşına anlatırcasına, doğaçlama yazıyor. Onun, okuru yarattığı dinleti iklimine çekmesinin gizi de bu içtenliği zaten. Öykülerine yansıyan bir diğer önemli özelliği de, seçtiği konuların özgünlüğü. O, okura havadan sudan ya da marjinal öyküler değil, ‘bizi biz yapan öyküler’ anlatıyor. En katı yürekli biri dahi bu öykülerdeki hüzün yüklü sıcaklığı duyumsamadan edemez.

(…) Jaklin öykülerini soluk alırcasına, yemek yercesine, arkadaşlarıyla laflarcasına doğallıkla yazıyor. Öteki’nin öyküsünü de işte bu doğallık içinde, vurgulamadan, altını çizmeden anlatıyor. Jaklin, bir yazarın gereksineceği ‘olmazsa olmaz’ o iki özelliğe sahip: Allah vergisi bir anlatı yeteneği, ve daha da önemlisi, duyarlı, coşkun, delişmen bir yürek.”

Öfkenin Şenliği, a’dan z’ye şiirsel bir metafor! Ana tema, 1915…

Ana temayı besleyen ikincil temalar, ikincil metaforlar… Dereciklerin birleşe birleşe coşkun akan ırmaklara dönüşmesi, ırmakların da denizle buluşması… Ne bir olay örgüsü, ne belirgin bir son, ne bir serim, ne de dramatik bir yapı… Bu roman, her türden roman geleneğine aykırı. Bir ‘sözde roman’!.. Peki, ya ne? Bence şiire yakın bir metin. Okur, bu romanı bir metin olarak değil, bir şiir gibi okumalı. Cümle yapıları, cümle dizilişleri, ilginç tamlamaları, sözcükler arası ses ahengiyle, bu metin gerçekten de bir şiir özelliği taşıyor. Öfkenin Şenliği, destansı bir ‘öteki ses’. Octavio Paz’ın da pek şiirsel bir şekilde dile getirdiği bu ses, insanlığın sesidir. Paz’a kulak verelim: “Öteki ses mezarın ötesinden gelen ses değildir. İnsanlığın kalplerinin kalbinde derin uykuda olan insandır. Bin yaşındadır ve sizin ve benim kadar yaşlıdır ve henüz doğmamıştır. O büyükbabamızdır, kardeşimizdir, torunumuzdur (…) ‘Öteki ses’i insan hep duydu. Bazı dönemler duymakta zorlandı, hatta tınısını unutur gibi oldu ama, sonunda yeniden yüreklerde çınladı. Gün oldu, sözcükleri aştı şiir oldu, gün geldi türkü olup yüreklere doldu ve bazen de sessizliğe bürünen ses oldu.”

Romanın geleneksel formlarına alışık olanların bu romanın özgün formuna alışmaları zaman alıyor. Okur, daha ilk sayfalarda, farklı bir roman kurgusuyla karşıya olduğunu duyumsuyor. Özellikle iç içe, sarmal gelişen büyüklü küçüklü metaforlar, sözcükleri sıradan birer sözcük olmaktan kurtarıyor, onları estetize ediyor. Jaklin, romanının son sayfalarında bildik sözcükleri terk ediyor, kendi yarattığı estetik yüklü sözcükleri kullanıyor. Jaklin’in öze dair asıl ustalığı, tarihsel bir trajediyi, 1915’i romanına eksen almasına karşın, nefret ve kin dolu bir söyleme takılmaması; ‘öteki ses’i, hoşgörüyü, insani boyutu terk etmemesidir. 1915, onun kaleminde non-figüratif (soyut) bir tabloda belli belirsiz dışa vurulan figüratif fırça darbeleri gibidir. Jaklin, romanındaki büyülü havayı soyut karakterli bu anlatı tekniğine borçludur. Jaklin’in metaforlarla bezeli anlatısı onu çağımızın gözde edebi akımlarından biri sayılan ‘büyülü gerçekçi’ çizgiye taşıyor. Ne var ki, Öfkenin Şenliği trajik yapısı ve hüzünden beslenişiyle bu akımın tipik örneklerinden ayrılıyor.

Öfkenin Şenliği, 1915’ten günümüze taşınan bir yadigârın, bir tutam saçın öyküsüyle sonlanıyor: “Ellerimin arasından kayıyor, tutunacak yeri yok. Harput Kalesi’ne bakan, üç beş dikili taşı kalmış Surp Sarkis Kilisesi’nin harabeleri arasında, kırık bira şişeleri, öbek öbek boklarla taçlanmış, üzeri Ermenice yazılı taşların boğulmaya yüz tuttuğu bataklıkta boy vermiş deve dikenlerinin kendisini kanatacağından korkmadan düşüyor. Onu tutmaya dahi yeltenmiyorum. Bir kere ölen bir daha ölür mü? Aşağılayan, suçlayan, yabancılayan bakışlar altında, ‘Neden buradasın?’ sorusunun bir uğultu halinde yükseldiği sesler eşliğinde düşüyor. Saçı kaleye doğru savurmaya hazırlanan rüzgar kendine dolanıp nefesini içine çekiyor. ‘Neden buradasın?’ sorusu bileylenmiş bir kılıç: ‘Bir kere öldün mü hep ölürsün!’ düsturuyla öldürmeye geliyor.”

Kategoriler
KitapKültür&SanatRöportaj

Benzer Konular

  • Yuval Noah Harari

    Mutluluk Hakkı – Yuval Noah Harari

    İnsanlığın gündemindeki ikinci büyük proje muhtemelen mutluluğa giden yolu bulmak olacaktır. Tarih boyunca sayısız düşünür, rahip ve sıradan insan hayattaki mutluluğu en yüksek değer olarak yükseltmiştir. Antik Yunan filozofu...
  • Orhan Pamuk

    Orhan Pamuk: Kimin İçin Yazıyorsun?

    “Kimin için yazıyorsun?” Otuz yıllık yazım hayatımda okuyucuların ve gazetecilerin en çok sorduğu sorulardan biri. Soruyu soranın niyeti ve öğrenmek istediği şey yerden yere ve zamana göre değişir. Ancak...
  • Leo Tolstoy – Garip Bir Yaratık

    Leo Tolstoy – Garip Bir Yaratık

    Yeryüzünde diğerlerinden sıyrılan birçok varlık var. Toprağın mahsulü üzerinde yaşıyor, ancak bu yaratıklar kendi kendilerine oyun oynama eğilimindeler, bu yüzden açıklanamaz bir şekilde toprağı ellerine bölerler, böylece yemek istediklerini...
  • Cesare Paveze

    Cesare Paveze – Pierina’ya Mektup

    İstemsizce, sana endişe ve baş ağrısı verdim, ama inan bana, başka hiçbir şey yapamazdım. Bunun ana nedeni umutsuzluk içinde peşinden koşmanın acısıdır. Çünkü ben hep kaybeden olarak kalırım. Ama...