Bu Hikâyeyi Uydurmadı

Sessiz sinema için Charlie Chaplin, futbol için Pele neyse, edebiyat için Gabriel García MÁrquez o. Bu yüzden internette dolaşan sahte ‘veda mektubu’, eline geçen herkesi bu kadar derinden etkiliyor....

Sessiz sinema için Charlie Chaplin, futbol için Pele neyse, edebiyat için Gabriel García MÁrquez o.

Bu yüzden internette dolaşan sahte ‘veda mektubu’, eline geçen herkesi bu kadar derinden etkiliyor. Oysa mektup onun değil. 85 yaşındaki ‘Gabo’nun son ‘öykü’sü, hayatı.

Gabriel García MÁrquez

Gerald Martin’ın yazdığı biyografide, ünlü yazarın yaşamına dair ne varsa, sansürsüz, şimdiye kadar gizli kalan tüm yönleriyle ortaya konuyor. Öz annesiyle ‘tanışması’ndan fahişelerle dostluğuna, Paris’teki gizli sevgiliden Mario Vargas LLosa ile kavgasına kadar her şey ‘Gabriel García MÁrquez’ kitabında.

Yüzünde tabutun kapağını kararlılıkla kapatan bir mezarcının ifadesiyle bana, ‘Her insanın üç farklı hayatı vardır: Bir kamusal hayat, bir özel hayat, bir de gizli hayat.’ dedi. Kamusal hayat elbette herkesin bilebileceği şekilde ortadaydı, sadece oturup çalışmam gerekiyordu, özel hayata zaman zaman girmeme ve fikir edinmeme izin vardı, geri kalanını kendim bulmam bekleniyordu; gizli hayata gelince, ‘Hayır, asla!’ ”

Ancak böyle olmadı. Tüm zamanların en çok okunan ve baştacı edilen yazarlarından Gabriel García Márquez’in her üç hayatı da artık raflarda. Biyografi yazarı Gerald Martin’in İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan ‘Gabriel García Márquez’ kitabı, usta yazarın renkli, ışıltılı, bol hikâyeli hayatının zaten açık bir kitap gibi herkesin gözü önünde olduğunu düşünenleri şaşırtıyor. 18 yılda tamamlanan biyografide, kelimenin tam anlamıyla, yok yok. Zira Martin, Márquez’in hayatının labirentlerinde dolaşırken, onun yolunun düştüğü her yere gidip, hayatına bir şekilde dâhil olan herkesle, aralarında Fidel Castro (Küba Devlet Başkanı) ile Felipe Gonzales’in (Eski İspanya Başbakanı) de bulunduğu yaklaşık 300 kişiyle röportaj yapmış.

Marquez

Márquez’e rağmen Márquez kitabı

Başlarda Márquez’in izni olmadan yürümüş çalışma, ama kısa sürede işin içine, Martin’in kullanmayı tercih ettiği ismiyle ‘Gabo’ da girmiş. Ama güvenilir bir tanık olarak değil. “Hayatıyla ilgili bilindik hikâyelerin çoğunun birkaç farklı versiyonunu anlatıyor, üstelik bu versiyonların hepsinin içinde en azından bir gerçeklik payı var. Bu mitomaniyi (uydurma düşkünlüğü) bizzat tecrübe ettim” diye söz ediyor Martin yazarın bu huyundan. Sonuçta 691 sayfalık kitap, geniş aile üyeleri, hayatının bir döneminde yanında olan dostları, yazar, sinemacı, politikacı arkadaşları, hatta pek kimsenin bilmediği eski sevgilisi Tachia Quintana de Rosoff’un bulunduğu upuzun listede yer alan isimler sayesinde ortaya çıkmış.

İlk bölümler, ailesi, özellikle onu büyüten büyükbaba ve büyükannesi ile ‘kuş uçmaz kervan geçmez, çoğu okuma yazma bilmeyen 10 binden az nüfuslu, sokakları asfaltsız, kanalizasyonu olmayan’ doğduğu kasaba Aracataca’ya ait. Hayatının ilk yıllarını okurken, “Olası dünyaların en mükemmeli”nde yaşadığımızı söyleyen Alman filozof Leibniz’e hak vermemek mümkün değil. Zira içine doğduğu, daha doğrusu annesi tarafından doğumundan hemen sonra ‘terk edildiği’ bu çevrede Gabo’nun, çapulcu, asker, gerilla, zorba ya da bir seferinde söylediği gibi ‘romanlarımdan birinde, herhangi bir karakter’ yerine yazar olması ancak bununla açıklanabilir.

Marquez 01

Bir yandan da onun için Aracataca kadar ‘bereketli’, Márquez ailesi kadar ‘mükemmel’ çok az ortamın olduğunu kabul etmek gerek. Özellikle ilk kitabı ‘Yaprak Fırtınası’ndan, başyapıtı, hatta belki dünyanın gerçekten ‘küresel’ ilk kitabı ‘Yüzyıllık Yalnızlık’a neredeyse hemen her romanında oraya, o insanlara geri döndüğü düşünülürse. Aracataca hücrelerine işlemiş; sevgi, çaresizlik ve inanılmaz öyküleriyle. Kitapta kızkardeşi Margot’nun paylaştığı anı, henüz küçükken bile iyi öykü uğruna nelere katlanabildiğini gösteriyor: “Gabito dedemin anlattığı tüm hikâyeleri dinlerdi. Bir keresinde dedemin, onunla Bin Günlük Savaş’a katılan arkadaşlarından biri gelmişti. Gabito, her zamanki gibi kulak kesilmiş, yanlarında oturuyordu. Meğer yaşlı adamın sandalyesinin ayağı, Gabito’nun ayakkabısını kıstırmış. Hiç sesini çıkarmadan dayanmış; çünkü ‘Bir şey söylersem, burada olduğumu fark edip beni dışarı atarlar’ diye düşünmüş.”

Ev arkadaşı fahişeler

Sonraları katlandıkları da pek hafif değil aslında. Örneğin gazeteciliğe başladığı ve Barranquilla grubuna takıldığı 1950’lerin başlarında, Cartagena’da, neredeyse bir yıl Residencias New York denen bir randevuevinde yaşadı. “Halk arasında ‘Suç Sokağı’ diye bilinen Calle Real’de bulunan binanın üst katında, mama Catalina la Grande’nin çok sıkı idare ettiği fahişe odaları vardı. García Márquez, binanın en üst katındaki odalardan birini geceliği 1.5 pesoya tutmuştu. Bazen kirayı ödeyecek parası olmaz, o zaman elindeki son yazdığı metni, kapıcı Damaso Rodriguez’e rehin bırakırdı. (…) Orada fahişelerle arkadaş oldu, hatta onların mektuplarını yazıyordu. Onlar da ona sabunlarını ödünç veriyor, kahvaltılarını paylaşıyorlardı.”

Aç, sefil, aşk adamı

Daha sonraları da sık sık zor durumda kaldı. Özellikle 1950’lerin sonlarında muhabir olarak gittiği Paris’te yaşarken. Karısı Mercedes Barcha’dan önce onu en çok etkileyen ilişkilerden birini burada Tachia Quintana ile yaşadı. Her zaman gizli kalan bu ilişkiyi Martin, Paris’te bulup görüştüğü Tachia’nın ağzından sayfalarca anlatıyor. İşte kısacık bir bölüm: “Hamile kaldıktan sonra hâlâ çocuk bakıp yer siliyordum, bir yandan da kusuyordum, eve döndüğümde o hiçbir şey yapmamış oluyordu, başlıyordum yemek yapmaya. Bu arada o Albay’ı yazıyordu. Romanı yazılırken okuyordum, bayılıyordum bu kitaba. Ama dokuz ay sürekli kavga ettik. Sırf ağız dalaşı mıydı? Hayır, gerçekten kavga ediyorduk. Fakat bir yandan da müthiş sevgi doluydu; şefkatin ta kendisiydi.”

Vargas Llosa’nın yumruğu

Mercedes Barcha ile uzun ve mutlu bir beraberliği olsa da, aşkı ve kadınları her zaman sevdiği, kitapta tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. “12 Şubat 1976’da, Mexico City’de García Márquez, ‘And Dağları’nda Hayatta Kalanlar’ filminin galasına gitti. Bu etkinlik için şehre gelen Mario Vargas Llosa (Senaryoyu o yazmıştı) fuayede duruyordu. Gabo, kollarını açıp haykırdı, ‘Kardeşim!’ Sağlam bir amatör boksör olan Mario, tek kelime etmeden, yüzüne indirdiği kuvvetli bir yumrukla onu yere serdi. Düşerken kafasını çarpan Márquez yerde yarı baygın yatarken, Mario -anlatan kaynağa göre değişir- ‘Bu, Patricia’ya (Mario Vargas Llosa’nın eşi) söylediklerin için’ ya da ‘Bu Patricia’ya yaptıkların için’ diye bağırdı. (…) 1970’lerin ortalarında Vargas Llosaların evliliğinin zor bir dönemden geçtiği, García Márquez’in bu sırada Mario’nun karısını teselli etmeyi kendine görev bildiği söyleniyor.”

Tavuk peşinde Castro

Talihsiz kaza ya da karşılaşma dedikleri, bu olsa gerek. Ama Márquez’in hayatında efsanevi karşılaşmalar da var: “Aralık 1960. Camagüey’den Havana’ya uçmak için bekliyordu, ama uçuş ertelendi. Etrafta dolanırken, havalimanı salonunda bir kargaşa oldu: Fidel Castro, yanında arkadaşı Celia Sanchez ile gelmişti. Comandante acıkmıştı, havaalanı kafeteryasından tavuk yemeği istedi. Kendisine tavuk bulunmadığı söylendiğinde Castro, üç gündür tavuk çiftliklerini dolaştığını söyledi, devrim neden havaalanına tavuk getiremiyordu acaba, hele de gringolar mütemadiyen Kübalıların açlıktan öldüğünü söylerken. İşte havaalanı da onların iddiasına kanıt oluşturuyordu. García Márquez, Celia Sanchez’e yanaşıp kim olduğunu ve Küba’da ne yaptığını açıklarken kimse müdahale etmedi. Castro geri döndü, García Márquez ile tokalaştı ve ona da Küba’nın tavuklarından dert yandı. Bu arada tavuk bulundu ve Castro lokantaya girip gözden kayboldu. Sonra tekrar belirdi, kendisine Havana Havalimanı’nın kötü hava şartları nedeniyle kapandığı bildirildi. Castro sertçe yanıtladı: ‘Saat beşte orada olmam lazım. Biz gidiyoruz.’”

Dostu Bülent Ecevit

En az romanları kadar renkli, canlı, hatta büyülü yaşamının en güzel dönemeçlerinden biri, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü‘nü kazanmasıydı. Ödülü alırken giydiği geleneksel Kolombiya giysileri de, ‘Latin Amerika’nın Yalnızlığı’ başlıklı konuşması da çok biliniyor, ama törenden bir gün önce Hapsund’daki Başkanlık Konutu’nda verilen yemekte bir araya geldiği 11 çok özel konuk arasında Türkiye’nin eski başbakanlarından şair-siyasetçi Bülent Ecevit olduğu bilinmiyor.

Her şeyin sonu

Dedik ya, Martin’in yazdığı biyografide neredeyse yok, yok. Ama elbette her şeyin bir sonu var: “2005’te Mexico City’de görüştük. Artık yazmaya devam edip etmeyeceğinden emin olmadığını söyledi. Sonra neredeyse ağlamaklı, ‘Yeteri kadar yazdım, değil mi?’ dedi, ‘İnsanlar hayal kırıklığına uğramazlar, benden daha bir şey beklemezler artık, değil mi?’ Mexico City’nin güney çevre yoluna bakan korunaklı bir otel lobisinde kocaman mavi koltuklarda oturuyorduk. Pencerenin dışında 21’inci yüzyıl akıp gidiyordu. Sekiz şeritli yolda trafik hiç bitmiyordu. Bana döndü, ‘Biliyor musun, bazen içim sıkılıyor, hüzünleniyorum’ dedi. ‘Ne? Sen mi Gabo, başardığın onca şeyden sonra?’” Pencerenin dışındaki dünyayı işaret etti, sonra yine bana baktı ve sessizce konuştu: ‘Her şeyin sonuna geldiğimi fark etmekten.”

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Gabriel García Márquez’in kahkahasına kulak vermek gerek

    Üç Ağıt

    Gabriel García Márquez’in kahkahasına kulak vermek gerek; çünkü “Gülüp de geçelim” demez bize, “Gülelim, ama geçmeyelim” Kısa zaman içinde imgelem âleminin sihirbazlarından Gabriel García Márquez, ilkeli ve kararlı gazeteci...