Bu Filmi Başkası Yapsaydı, Çok Korkar, 15. Dakikada Kapatırdım!

Ümit Ünal, sessiz sedasız oynayıp kalkan “Kaptan Feza”dan kısa bir süre sonra ‘Ses” filmiyle ikinci kez sinemalarda. “Ses” senaryosu Uygar Şirin’e ait bir korku filmi. Korku filmlerinden ödü patlayan...

Ümit Ünal, sessiz sedasız oynayıp kalkan “Kaptan Feza”dan kısa bir süre sonra ‘Ses” filmiyle ikinci kez sinemalarda. “Ses” senaryosu Uygar Şirin’e ait bir korku filmi. Korku filmlerinden ödü patlayan Ünal, kendi filmini ürkütücü buluyor.

“FİLMDE BİR ÇAĞRI MERKEZİNDE ÇALIŞAN BİR KIZ VAR DERYA, SELMA ERGEÇ OYNUYOR. BİRAZ İÇİNE KAPANIK VE TUHAF KORKULARI VAR. ANNESİYLE BERABER YAŞIYOR, MUHTEŞEM İŞIK YENERSU OYNADI. DERYA’NIN PATRONU DA MEHMET GÜNSÜR.”

SENARİSTLİKLE başlamış bir sinema serüveni onunki. Ve bolca şansla…

20 yaşındayken kendi hayatından esinlenerek yazdığı ilk senaryosu Milliyet gazetesinden ödül aldı, bütün hayatı değişti. O para ödülüyle İstanbul’a taşınma cesareti buldu. Atıf Yılmaz’ın dördüncü asistanı olarak “Adı Vasfiye”nin setinde çalışırken Müjde Ar ile tanıştı.

Ümit Ünal sinema filmi ses

Atıf Yılmaz’ın çok karışık bulduğu senaryoyu çok beğendi Müjde Ar. Ve o dönem onun beğenmesi bir filmin yapılması için yeterli olduğundan Halit Refiğ’in çektiği “Teyzem” hayata geçti, Ümit Ünal da son derece özgün bir ses olarak sinemamızda yerini aldı.

Ama önce bir süre daha ‘piyasa işleri’ne imza attı ve sonunda “9” ile ‘özüne’ döndü. Kılavuzu “Teyzem” idi.

“O çok sevildi, çünkü çok samimi bir iş,” dedi kendi kendine, ondan sonra da bunu hiç unutmadı.

“9”u yine çok kişisel bir film olan “Ara”, onu “Gölgesizler” izledi. Bir kez daha ‘ticari formüllere dayanan’ bir iş yapmaya kalkıştı, “Kaptan Feza”, ama muhtelif sebeplerden tutmadı. Şimdi yine kendisinden çok izler taşıyan bir filmle, üstelik bir korku filmiyle seyirci karşısına çıkıyor Ümit Ünal. Senaryosu Uygar Şirin’e ait olan “Ses”, daha “Kaptan Feza”nın üzerinden üç ay geçmeden sinemalarda. Aynı yıl içinde iki filmini birden izlediğimiz Ümit Ünal ile, “Ses”ten başlayıp “Kaptan Feza “ya ve de efsanevi “Teyzem”e uzanan bir söyleşi yaptık…

Bir sene içinde ikinci filminiz gösterime giriyor. Bunların çekimleri bir-biriyle çakıştı mı?

Biz “Gölgesizler”in yapımcısı Hakan Karahan’la bir proje üzerinde çalışıyorduk. Sonra onu yapmamaya karar verdik, dolayısıyla benim yazım boşalmıştı. O sırada Bir Film’den “Ses”in teklifi geldi, “Bu senaryoyu çeker misin?” diye. Ben de “Tamam” dedim. Fakat Hakan’a “Kaptan Feza”nın hikayesini anlattım bir yemekte, onun da çok hoşuna gitti, “Yazarsan çekeriz bu yaz” dedi. Bir anda ağustosta onu çektik, sonra da ekimde “Ses”i. Tabii hepsinin hazırlıkları içiçe girdi. “Kaptan Feza”nın kurgusundan çıkıp “Ses”in işlerine koşuyordum. Hem çok heyecanlı, hem de çok güzel bir dönemdi.

Set gerginliği yaşayan bir yönetmen misiniz? O zaman iyice zor olmuştur.

Yok ben gergin birisi değilim. Setin öncesinde filmi kafamda bitirmeye çalışıyorum. Set benim için onun uygulama alanı oluyor. Öncesinde kendimi çok iyi hazırlar, ekibi çok anlaştığım, güvendiğim insanlardan seçerim, ondan sonra setim her zaman barış içinde, eğlenerek geçer. “Ses”in setinde hatta ekipçe birbirimize âşık olduk, ayrılamadık. Hâlâ da özlüyorum herkesi. Bir de şöyle düşünüyorum: Sinema öyle bir şey ki, herkes yürek koyarak yapıyor. Büyük paralar kazanılmıyor sinemadan. Dizi veya reklam gibi değil. Fedakârca çalışıyor herkes. Ben yönetmen olarak hep “Bana kıyak yapılıyor burada. Bana bir iyilik yapmaya gelmiş bu insanlar” gibi hissediyorum. O zaman da bağıracak durum olmuyor. O bağırıp çağıran yönetmenler bence ne yapacağını bilmeyen ve işini yanlış anlamış yönetmenler.

Sizin “Yönetme’ meselesiyle derdiniz var gibi, arada bu konuda bir şeyler söylüyorsunuz…

Benim için mühim olan film yapmak. Yönetmenliğin ‘yönetme’ kısmı, o kadar önemli değil. Sette mesela herkese çok eşit davranırım, herkesin adımla hitap etmesini isterim. O yönetmenin ‘iktidar hali’ baştan beri hoşuma gitmeyen bir şey. Ama bizimki gibi ülkelerde bir iktidar konumu olarak yönetmenlik çok önemseniyor. Film yapmak, beraber yapılan bir şeydir. Tabii ki bir insanın kafasındaki hayal gerçekleştiriliyor. herkesin de o hayale hizmet ediyor olması lazım. Ama bunun faşistçe bir şekilde yürümesine gerek yok. Çevrenizdeki herkesi size katkı yapacak ve sizin iyiliğiniz için çalışan insanlar olarak görürseniz, o yönetme kısmı daha farklı işleyebilir. Mühim olan beraber bir film yapmak. Ve ben çevremdeki herkese de alan açıyorum yaratıcılık açısından. Önce kendilerini göstermelerini istiyorum, dikte etmek yerine. Kostümcüsünden görüntü yönetmenine kadar herkese “Önce sen bir yap, görelim” diyorum.

Daha sonra onun içinde kendi kafamdaki şeye göre düzeltme yapıyorum. Alan açarsanız insanlara, sizin aklınıza gelmeyen fikirlerle gelebilirler.

Siz ilk defa başka birinin senaryosunu çekiyorsunuz. Nesinden etkilendiniz bu senaryonun?

Aslında Bir Film benden bir romantik komedi çekmemi istemişti. Ben onu o aşamada çok kendime yakın bulamadım.

Bu “Ses”i de ikinci proje olarak düşünüyorlardı. Bana da fikrim olsun diye öylesine yolladılar. Okur okumaz çarpıldım, çünkü benim “Teyzem”den itibaren bir yazma stilim var. anlattığım hikayeler birbirine bir şekilde benziyor. Bunun da benim dünyama çok yakın bir hikaye olduğunu düşündüm. Ve ilk okuduğumda da çok korktum.

Ben aslında korku filmlerinden çok korkarım, seyredemem. “Altıncı His”ten filan ödüm patlar. Bu senaryoyu da evde yalnız başına okudum. İlk 20 sayfada ödüm pat- *5 ladı, bıraktım. Ertesi sabah gündüz gözüyle okudum.

Okurken bile korkutuyor öyle mi?

Evet ama, benim de şimdiye kadar yazdıklarımda, kendimde var olan bir dünyayla karşılaştığım için korkuttu beni. Bana en korkutucu gelen şeyler, gündelik hayat içindeki saçma detaylar. Bu hikayenin de baş kahramanı kızın hayatında büyük bir çatlak, büyük bir sır var. Onun yüzünden baktığı her şeyi bir tuhaf görüyor diyelim. Onun yüzünden bir ses duyuyor ve her şeyin farklı bir manası var gibi oluyor. Günlük hayatta en yakın gördüğünüz insanın bile bir anda size düşman olabileceği, yalan söylüyor olabileceği veya yabancı olabileceği fikri bana çok çarpıcı geldi. “Teyzem”de de olan şeyler bunlar. Beni çok etkiledi yani senaryonun ilk hali. Ama sonra hem yapımcılarla, hem senaryo yazarı Uygarla bol bol konuşup birkaç sefer daha yazdık. Son aşamada ben bir kere daha üzerinden geçtim.

Çok mu değiştirdiniz?

İlk hikayede bence eksik olan, bir kere büyük sır lazımdı. Sonra onun yavaş yavaş çözülmesi lazımdı. Katman katman açılan bir yapı var filmde. Neredeyse polisiye demeyeyim ama ona yakın olabilecek bir yapı. Onu oluşturdum bir şekilde. Bir de kendi hayatımdan çok şey kattım. Sonuçta başkasının senaryosunu çekiyor gibi hissetmedim hiçbir zaman. Eski sevgilime yazdığım bir mektubu mesela, Mehmet Günsür’ün ağzından diyalog olarak duyacaksınız. Diğer, daha kişisel filmlerimde ne yapıyorsam, “Ara”da, “9”da nasıl benden çok şey varsa, bunda da aslında daha az değil.

Bu tam anlamıyla bir korku filmi mi?

Ben tür filmi yapmayı düşünmüyordum açıkçası. Çünkü tür filminin kendi kuralları var. Atıyorum, korku filmi yapıyorsanız şu kadar dakikada bir korkması lazım seyircinin. Sesi ona göre, atmosferi ona göre. Bu hem o tür filminin kalıplarını kullanan bir film, ama aynı zamanda da çok ciddi şeyler söylüyor hayatımız hakkında. Ciddi bir tür filmi, diyelim.

Kahramanlarımız kimler?

Bir çağrı merkezinde çalışan bir kız var Derya, Selma Ergeç oynuyor. Biraz içine kapanık ve tuhaf korkuları var, sabah ezanından korkuyor, bıçaklardan korkuyor. Annesiyle beraber yaşıyor, muhteşem Işık Yenersu oynadı, olağanüstü bir şey çıkardı. Derya’nın patronu da Mehmet Günsür. Ve bir gece bir ses duymaya başlıyor Derya. Ses buna bir takım emirler veriyor, “Şunu yap, bunu yapma” diye. Ve sanki o ses hayatını iyice karıştırmaya çalışıyormuş gibi, onu bir yerlere yönlendiriyor ve bir şeyler bulduruyor. Böyle. Daha anlatırsam filmin tadı kaçacak ama Selma olağanüstü bir karakter çizdi. Şimdiye kadar onu kimse böyle görmedi, Mehmet çok çok hoş oldu. Konuk oyuncularımız var; Serra Yılmaz, Levent Yılmaz, Eylem Yıldız, kızın duyduğu ses olarak da Selen Üçer var.

Korkutucu oldu mu?

Çok korkutucu anları var. Ben tabii artık o kadar çok seyrettim ki kendi çektiğim şeyden korkmuyorum. Ama tahmin ederim ki başkası yapmış olsaydı çok korkardım bu filmden. Büyük olasılıkla ilk 15 dakikasında filan kapatırdım, korkunç oldu bayağı.

Bizim sinemamızda çok bir korku filmi geleneği yok değil mi?

Son yıllarda çok çıktı, özellikle ilk “Dab-be” iş yaptıktan sonra onun peşinden onu taklit eden bir sürü film yapıldı. Ama hepsi, isimleri de öyle, “Dabbe”, “Musallat” filan biraz dini konular, cinler, büyü… Bu senaryoda beni en çok çarpan şeylerden biri, çok doğaüstü gibi görünen bir tarafı olmasına rağmen aslında çok sağlam bir psikolojik alt yapısı var. Sadece korkutma amaçlı bir film değil. Çok korkutuyor ama gerçek şeylerden bahsederek korkutuyor, cinlerden veya olmayan varlıklardan değil. “Kaptan Feza” pek sessizce geldi gitti değil mi?

“Kaptan Feza” ticari formüllere göre düşünülmüş bir projeydi, benim diğer filmlerimden farklı, gerçekten “Bir de böyle bir şey deneyeyim” diye yazdım onu. Bence ortaya çıkan film son derece ticari bir ürün ama olağanüstü kötü pazarlandı. Çok erken çıktı, filmin çıkışından 15 gün önce tanıtımı ancak başladı ki şu an ticari olmaya soyunan bir filmin tanıtımı en az altı ay önceden başlıyor. Bizimki maalesef…

Filmin şarkısı son hafta girdi falan, arkadaşlarım bile çıktığını benden duydu. Bence tutabilecek bir filmdi doğru pazarlansaydı, doğru kanallardan gidilseydi. Sonuçta 3 bin kişi filan gelince insan üzülüyor ama 3 bin kişi bugünün sinemasında “Yayın yok” demek gibi bir şey. 20 bin kişi gelse o filme, evet “İş yapmadı” diyebiliriz ama 3 bin kişi gelince “Film görülmemiş” demek. Çıkmamış gibi, havaya sıkılmış bir kurşun gibi. Zaman içinde belki bir daha gösterime çıkar.

“Ara”nın da bazı kadersizlikleri olmuştu…

“Ara” ama zaten ticari düşünülmüş bir film değildi. 18 kopyayla çıkmıştı ama ona rağmen 25 bin kişi filan yaptı, o film için tatmin ediciydi bana göre. Ödüllerini aldı, övgüler aldı gösterime çıktıktan sonra. Ben o filmle anlatmak istediklerimi anlattım, o zaten geniş kitleler için yapılmış bir film değildi.

Sizin filmlerinizi genelde beğenen sinema yazarları da yerden yere vurdu “Kaptan Feza”yı…

O beklentiyle alakalı. Benim diğer filmlerim çok daha kişisel, anlatım olarak da çok daha farklı. Ama ben aynı zamanda çok ticari bir kanaldan da geliyorum. Yıllarca Atıf Yılmaz’a, Ertem Eğilmez’e senaryolar yazdım, orayı da biliyorum. Bir şekilde orada öğrendiğim şeyleri uygulayabileceğimi düşündüm. Ayrıca uyguladığımı da sanıyorum. Tutsaydı bence eleştirmenlerin de tepkisi farklı olabilirdi.

“Recep İvedik’e giden sinema seyircisi değil”

Sürekli yeni bir Türk filmi gösterime giriyor ama çoğunun seyircisi olmuyor. Nasıl yorumluyorsunuz sinemamızın son durumunu?

Mesela “Recep İvedik”e gelen 4 milyon kişi sinema izleyicisi filan değil.

O kendi televizyon izleyicisini çok geçici bir süre için sinemaya getiriyor ve onlar büyük olasılıkla senede bir ya da iki kere filme giden insanlar. Çünkü 4 buçuk milyon sinema izleyicisi olan bir ülkede, atıyorum “Vavien”e de 400 bin kişinin gidiyor olması lazım. Sanat filmini kastetmiyorum, Zeki Demirkubuz’a 20 bin kişinin gitmesi normal. Ama gene ticari olarak düşünülmüş filmlere de onda birinin gidiyor olması lazım, oturmuş bir seyirci olsa. Ama yok. 10 milyon kişi de gelse “Recep İvedik”e. O sinemaya yarayan bir şey değil. Sadece o an “Recep lvedik”in patronunu zengin etmeye yarıyor. Televizyonla kafası iyice bulanmış, aptallaşmış insanların cebinden son bir para tırtıklama operasyonu, sinemayla alakası olan bir durum değil.

“Teyzem’i yeniden çekmek isterim”

İlk senaryonuz olan “Teyzem” hâlâ çok beğenilen, hatırlanan bir film. Sizin hayatınızdaki yeri nedir?

“Teyzem” benim için çok önemli. Benim sinemaya girmemi sağlayan film, aynı zamanda gerçek hayatta da yaşadığım bir hikaye. Benim teyzem aynen öyle yaşadı ve öldü. Ben de o hikayeyi gerçekten canım acıyarak yazdım, bir hesaplaşma gibi. Umur benim, teyzem de benim ama. Sonuçta insan bir şey yazdığı zaman oradaki her karaktere kendi acılanndan, kendi mutluluklarından bir şeyler katıyor. “9”daki altı insan da benim, sonuçta hepsi benim korkularımı, benim dertlerimi anlatıyorlar. Ama Umur daha fazla benim tabii. İyi çekilmiş bir film olduğunu düşünmüyorum. O zamanın, Yeşilçam’ın koşullarına göre çekildi ve bakınca içimi kanırtan çok yeri var prodüksiyon olarak. Fakat anlattığı hikaye çok gerçekti ve Halit Bey (Refığ) de aslında onu çok iyi anlayarak ve inanılmaz güzel bir duyguyla seyirciye geçirmesini bildi. Herhalde en çok hatırlanan işim “Teyzem”. ’86’daçekildi düşünün. 23 senedir hâlâ konuşuluyor. En son şimdi TRT’de bir belgesel çekiyorlar “Teyzem” ile ilgili.

Mümkün olsa “Teyzem “i siz çekmek ister miydiniz şimdi?

Zaman zaman düşünüyorum. Ama o kusurlarıyla filan insanlann kafasında yer etmiş bir film. Şimdi mükemmel de çeksem onunla karşılaştıracak. Birde Müjde (Ar) faktörü var, o oradaki kadın olarak o kadar insanların kafasına yerleşti ki… Bir yandan ama o hikayeyi yeniden yorumlamayı ve tam istediğim gibi bir şey yapmayı çok istiyorum.

Asu Maro

 

Kategoriler
RöportajSinema

Benzer Konular

  • Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    “Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum” Hayatta tesadüflerin elbette...
  • file_20141224075545526

    Türk Sineması Nasıl Ortaya Çıktı?

    TÜRK SİNEMASI NASIL OLUŞTURULDU? Hikaye de aynı şekilde başlıyor: Türkiye sinemayla Lumiere kardeşler aracılığıyla tanışıyor. Filmin ilk gösterimi 1896’da Polonyalı bir Yahudi ve Pathe Freres temsilcisi Sigmund Weinberg tarafından...
  • yonetmen-dervis-zaim

    Yönetmenlerimizin Gözünden Gelecek Tasvirleri…

    En büyük problemimiz ‘büyük ağ’ Durul Taylan: Sinemamızın geleceğiyle ilgili ahkâm kesmek istemiyorum, sadece bu konuyla ilgili pozitif ve negatif hislerim var. Çeşitlilik çok arttı, sinemayla ilgili yeni fikirler...
  • BU FiLMLER TARTIŞILIR

    Bu Filmler Tartışılır

    Bu ay pek çok film vizyona giriyor, ama içlerinden ikisi öne çıkıyor. Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Araf’ı, Özcan Deniz’i Venedik ve New York Film Festivali’ne taşıdığı için şaşırtıyor. Köy enstitülerinin kapanma...