Borges: Kendini Şiirden Daha Çok Önemseyen Şairlere Öğütler

Borges’in İlk Şiir Kitabı ve Kendini Şiirden Daha Çok Önemseyen Şairlere Öğütler Uzayan bir zaman ötesinden geliyordu sesi. Küçük dilimi yutmak üzereydim. Epeydir beni aradığı yoktu. Öldüğünü düşünmeye bile...

Borges’in İlk Şiir Kitabı ve Kendini Şiirden Daha Çok Önemseyen Şairlere Öğütler

Uzayan bir zaman ötesinden geliyordu sesi. Küçük dilimi yutmak üzereydim. Epeydir beni aradığı yoktu. Öldüğünü düşünmeye bile başlamıştım. Telefonun karşısındaki ses: “Merhaba Bayram, ben Borges, bu akşam sana yemeğe geleceğim,” diyordu.

Evde yemek olmadığını ve hatta yiyecek hiçbir şey de bulunmadığını O’na söylemedim elbette. Beni unutmadığına sevindiğimi belirten birkaç sözcük geveledim ağzımın içinde ve saat 19:00’da kendisini beklediğimi belirttim. “Anlaştık,” dedi ve kapattı telefonu.

Jorge Luis Borges

Sabırsızdım. Yemek hazırlamayı ve yiyecek bir şeyler almayı unuttum. Sadece iki Villa Doluca şarabı alıp geldim marketten. Evdeki herkesi erkenden uykuevine gönderdim. Bekliyordum. Kalbim heyecandan yerinden fırlayacak gibiydi. Beklerken bir şişe Doluca’yı yarısına kadar içtim ve hafif çakırkeyf olunca aklıma geldi, evde yiyecek bir şeyler bulunmadığı. Kitaplığın bulunduğu odaya geçtim. Kitapları karıştırdım ve raflardan 5 adet Borges kitabı indirdim. Bu gece Borges kitaplarıyla midemi doldurmaya karar vermiştim.

Kapı çalındı. Kapının zilinin üstünde bir yazı vardı: “Zil çalışmıyor, geldiğinizi haber vermek için kapıyı iki kez tıklatın…” İki kez tıklatıldı kapı. Ben, ikinci katta oturuyordum. Kapıyı açtığımda karşımdaydı ve yine yalnızdı. Aylar sonra bu kör haliyle evimin yolunu tek başına nasıl bulduğuna şaşırmıştım, ama belli etmedim. Daha içeri girer girmez, “İlk şiir kitabımı 1923 yılında yayımlamıştım,” dedi. “Evet bunu biliyorum,” dedim, “Fervor de Buenos Aires -Buenos Aires Tutkusu, yıllar sonra yeniden döndüğün ve doğduğun kent için yazdığın şiirlerden oluşuyordu”. “Kitap,” dedi “topu topu 5 günde basılmıştı.” Bütün hikâyeyi biliyordum, ama anlatması için sustum.

Bir şairin, ilk kitabıyla hemen meşhur olmak, ünlü olmak ya da şiir okuru herkesin kendisine hayranlık göstermesi beklentisi içine girdiğinden söz etti, yine her zamanki yerine otururken. Sustu bir süre. Ne içmek istediğini sordum. Ne içmek istediğini bildiğimi söyledi, kayıtsız bir sesle. İki kadeh kırmızı Doluca hazırladım. Sehpanın üzerine bıraktığım kadehi eliyle koymuş gibi buldu. “In honour of” dedi ve kadehi yaşlı dudaklarına değdirirdi.

Kitaptaki şiirleri bir yıl içinde, 1921 ve 1922 yılları arasında yazmıştı. Avrupa’ya döneceklerdi yeniden ve bu nedenle kitabının basılması konusunda acele etmişti. Yayınevi ile altmış dört sayfa konusunda anlaştığından son dakikada beş şiirini çıkartmak zorunda kalmıştı. O zamanlar 24 yaşındaydı. Aklı kavaklar kadar uzundu ve kavakların yaprakları gibi savruluyordu. Kitapta hiç düzeltme yapılmamıştı. İçindekiler sayfası yoktu ve sayfa numaraları bile bulunmuyordu. Kapak desenini kız kardeşi yapmıştı. Sadece 300 adet basılmıştı kitap.

Kadehinden bir yudum aldıktan sonra, “O zamanlar kitap yayımlamak yürek isteyen bir işti,” dedi. Bütün hikâyeyi biliyordum, ama ondan, her seferinde yeniden yeniden dinlemek nedense hoşuma gidiyordu. Hikâyeyi bildiğimi, elbette O da biliyordu, ama yeniden yeniden bana anlatması, sanırım O’nun da hoşuna gidiyordu. Bu ilk şiir kitabını dağıtmak için şaşırtıcı bir yöntem denediğini de biliyordum, ama O’ndan yeniden dinlemek istiyordum işte. Sonradan bu ilk kitabini sevmediğini de biliyordum. Bir keresinde bana “Şairlerin çoğu ilk kitaplarını yok sayarlar,” demişti.

Birden “Senin ilk şiir kitabını okudum,” dedi. Kitabımı nereden bulduğunu sormaya açıkcası cesaret edemedim. “Sen 37 yaşında ilk şiir kitabını yayımladın.” Bir es arası verdikten sonra, yeniden devam etti konuşmaya: “Şimdi eleştirmenlerin senin kitabın hakkında tek satır yazmamaları canını sıkıyor, biliyorum,” dedi. Benim bir çılgınlık daha yaparak bir kaç şair dostumla Virtüel yayınlarını kurduğumu ve arkadaşlarıma ait üç şiir kitabı yayımladığımı da bildiğini söyledikten sonra, hiç bir değerlendirmede bulunmadan, yeniden kadehine uzattı elini. “Yemeğe geldim, ama evde yemek yok galiba?” diye sordu. Masanın üzerindeki kitapları gösterdim, ama görmedi.

“İlk şiir kitabımı dağıttığım yöntemlerden birini hiç unutmuyorum,” diye devam etti sözlerine. “O dönemin en etkili edebiyat dergisi Nosotros’un bürosuna gidenler vestiyere paltolarını asarlardı. Altmış, yetmiş kadar kitabı yanıma aldım. Derginin yayın yönetmenlerinden Alfredo Bianchi’ye gittim. Bianchi, bana şaşkınlıkla bakarak, ‘Bu kitapları senin için satmamı beklemiyorsun herhalde?’ dedi. ‘Hayır,’ diye karşılık verdim. ‘Bu şiirleri ben yazdım ama, o kadar deli değilim. Ben yalnızca bu kitapları şurada asılı duran paltoların ceplerine bırakmanızı rica edecektim sizden…’” Cümlesini bitirir bitirmez bir kahkaha koy verdi. Ben de gülmeye başladım onunla birlikte.

Şiirin gücünün, sözcüklerin yalnızca bir iletişim aracı değil aynı zamanda büyülü simgeler ve müzik olduğunu, Borges, babasından öğrenmişti; ben de O’nun bana anlattığı hikayelerden öğrenmiştim. Sonra uzun uzun bana yayıncılık dünyasının, yayınevlerinin, kitabevlerinin ve dağıtımın karmaşık ve bir o kadar da basit sorunlarından söz etti. “Her şey aynı aslında, değişen hiç bir şey yok,” dedi. “Şair, şiirini okura ulaştırmak istiyor, yayınevleri ise sadece para kazanacağı kitapları basmak istiyor.” Sustu yine.

Bana arkadaşlarıyla bir dergi çıkarmak istediklerini, ama bir dergi çıkaracak kadar paraları bulunmadığı için ve dergiyi tek sayfa halinde hazırlayıp bir afiş gibi Buenos Aires caddelerindeki reklam panolarına astıklarından söz etmişti daha önce. “Senin de aklından bir dergi çıkarmak geçiyor bu aralar değil mi?” diye sordu. Sonra yeniden ilk şiir kitabının hikâyesini anlatmaya devam etti. “Kitabım yayımlandıktan bir kaç ay sonra Arjantin’den ayrıldım. Bir yıl sonra geri döndüğümde Nosotros’un bürosunda paltolarının ceplerine kitabımı bıraktığım insanlardan bazılarının kitabımı okuduklarını öğrendim; hatta bir kaçı kitabımla ilgili yazı bile yazmışlardı. Doğrusu, şair olarak küçük bir ün bile sağlamıştım.”

Kitabını çelimsiz bir üslupla yazdığını, veciz metaforlarla dolu olduğunu, ama temelde romantik bir kitap olduğunu belirtti. Günbatımlarından, ıssız yerlerden, Buenos Aires’in bilinmedik köşelerden söz açıyordu ilk şiir kitabında. Berkeley’ci metafiziğe ve aile tarihine dalıyor, ilk aşkları dile getiriyordu. Kitabında bir yandan da on yedinci yüzyıl İspanyolcasına öykünüyor, önsözünde Sir Thomas Browne’in Religo Medici’sine değiniyordu. Kitabını kırk ambara çevirdiğine hâlâ içerliyordu. “Yamalı bohçaya benzetmiştim kitabımı,” dedi. Ama daha da ilginç olanı, geri dönüp baktığında, o ilk kitabından hiç ayrılmadığını, yazdığı her şeyin, ilk kez o kitapta ele aldığı izleklerin geliştirilmiş biçimlerinden başka bir şey olmadığını duyumsadığından söz etmesiydi. “O gün bugündür, o kitabı durmadan yeniden yazdığımı düşünüyorum,” dedi, duyulur duyulmaz bir sesle. Aşırılık içeren şiirlerdi yazdıkları. Zaten bu yüzden edebiyat tarihçilerinin kendisine “Arjantin ultraizminin babası” dediklerini söyledi. Sessizliğimi bozarak, “Ama,” dedim, “Fransız çevirmeniniz Nestor İbarra’in, ‘Borges yazdığı ilk ultraist şiirle, ultraist bir şair olmaktan çıkmıştır,’ şeklinde bir değerlendirmesini görmezden gelemezseniz.” Başını uzun uzun öne doğru salladı. Sonra birden yeni bir şey keşfetmiş gibi sözlerine devam etti: “O ilk ultraist denemelerime bugün artık yazıklanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçti, bugün bakıyorum da, hayatımın o zor dönemlerini hâlâ unutmaya çalıştığımı görüyorum.” Sesi konuşurken odaya hüzün saçıyordu.

Mutfakta bir kaç patates buldum. Bir tencere suyun içine attım hepsini ve tencereyi ateşin üzerine koydum. İkinci Doluca’nın da sonuna gelmiştik ve benim de karnım zil çalıyordu. Haşlanmış patates yedik birlikte ve son kadehlerimizi içtik. Gitmeye hazırlanırken, kırış kırış olmuş elini omzuna koyarak: “Sen,” dedi, “ilk şiir kitaplarıyla, kendilerini meşhur etmek isteyen şairlerden, kendini sakın. Meşhur olmak elbette meşru bir haktır, ama bunlardan koru kendini. İlk şiir kitabını arkadaşlarının zorlaması olmasaydı yayımlatmayacağını da biliyorum. Yirmi yıl sonra ilk şiir kitabını yayımlatmanın seni nasıl şaşkına çevirdiğini görebiliyorum. Sen, olup bitene hiç aldırma ve sadece şiiri ve kendini düşün. İyi şair, ölü şairdir masalına da bas gitsin kalayı.”

Kapıda, O’nu uğurlarken, “Seni bir daha ne zaman göreceğim?” dedim utanarak. Hep böyle yapardı. O, bir kördü, ama bir çok insandan iyi görüyordu. Elini odanın köşesindeki masaya doğru uzatarak, masanın üzerindeki kitapları gösterdi ve şöyle dedi: “Ben her zaman buradayım, görmüyor musun?” Allahtan, utançtan yüzümün kızardığını Borges görmedi. Geldiği gibi yine sessizce gitti.

(*) Yazıyı yazarken, Celal Üster’in çevirisi ile Afa yayınları tarafından 1989 yılında “Borges ve Ben” adıyla yayımlanan, Jorge Luis Borges’in “Bir Öz Yaşam Denemesi-An Introduction Borges-” adlı yapıtından yararlandım. Ama Afa yayınlarının baskısında maalesef kitabın hangi dilden çevrildiğine ilişkin hiç bir bilgi bulunmuyordu. Türkiye’de yayımlanan çevirilerde bu tür yetersizlikler ne yazık ki hâlâ yapılıyor.

Bayram BALCI

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Jorge Luis Borges

    Jorge Luis Borges: Yalnız Hilekâr

    Dolmakalemden daha ağır bir şey tutmamış, elleri yumuşak bir adamdı. Oldukça hassas bir çocuk, bâkir bir delikanlı, kemâline ermemiş bir âlim, gecikmiş bir ergen, edebî bir ihtiyardı. Kader ona...
  • Jorge Luis Borges

    Çam Dalında Gül Olmak ya da JLB ile ABC

    Yaşam biz onunla ne yaptıysak odur. Ötesini kurgulamak ise edebiyattır. Edebiyat, yaşamın ötesi’dir. Edebiyatçılar ise her zaman öteki’dir. Yaşamın sonuna varmak için alışkanlıklarla örülmüş, tekdüzelikten daha hızlı giden başka...
  • Jorge Luis Borges

    Borges’in ‘Ben’i ve Yunus’un ‘Ben’i

    BİR ÇEVİRİ : BORGES VE BEN Ötekinin, şu Borges diye çağrılanın başından geçiyor her şey. Buenos Aires caddelerinde yürüyorum, ara sıra durup belki de farkında olmaksızın eski bir binanın...