Bir Varmış, Bir Yokmuş

Atlas size doğayı anlatır, iyiliği anlatır, güzel olanı gösterir, çirkin olana da dikkat çeker. Bunun için geçmişin bilgelerini dinler, masallarını aktarır. Bazen Nasrettin Hoca’ya sorarım: -‘Ne olacak bu işlerin...
Bir Varmış, Bir Yokmuş

Atlas size doğayı anlatır, iyiliği anlatır, güzel olanı gösterir, çirkin olana da dikkat çeker. Bunun için geçmişin bilgelerini dinler, masallarını aktarır.

Bazen Nasrettin Hoca’ya sorarım: -‘Ne olacak bu işlerin sonu?’ O da bana hep aynı yanıtı verir: -‘İki kere ikinin ne olduğunu bilseydim, dört derdim.’ Herhalde derim, Hoca şunu demek istedi: Bildiğini sandığın şeyi bilmiyor olabilirsin veya bilmediğin şey, aslında bildiğin şeydir.

Bazen, denizin kıyısına yürürüm. Dalgalara sorarım: ‘Adalet nedir?’ O da bana: ‘Yaklaş sana bir Nasrettin Hoca öyküsü anlatayım’ der. Her seferinde aynı soruyu sorarım ve her seferinde dalgaların diliyle aynı öyküyü anlatır bana: ‘Bir gün, hükümdarın biri, insanlara gerçeği gösterebileceği kararına varmış. Ben herkese gerçeği göstereceğim, diyormuş etrafındakilere. Şehre bir köprüyle giriliyormuş. Hükümdar, köprünün önüne bir darağacı kurdurmuş. Şehre giren herkesin işiteceği şekilde şu çağrıyı yaptırıyormuş: ‘Herkes sorgulanacak! Herkes sorgulanacak! Doğruyu söyleyenin şehre girmesine izin verilecek. Yalan söyleyen de burada asılacak! Herkes sorgulanacak!’ Nasrettin Hoca, işitmiş ve köprüye doğru yola çıkmış: ‘Nereye gidiyorsun Hoca’ diye sormuş hükümdarın adamları. ‘Nereye olacak yoluma’ demiş Hoca, ‘asılmaya’. ‘Yalan söylüyorsun’ demişler. ‘Yalan söylediğimi düşünüyorsanız, asın beni!’ ‘Seni yalan söylediğin için asarsak, o zaman, söylediğin gerçek çıkmış olacak!’ ‘Evet öyle. Şimdi gerçeğin ne olduğunu biliyorsunuz. Dünyadaki tek gerçek SİZİN gerçeğinizdir!’

Bazen bahçeye girerim, meyveli olsun olmasın erik ağacının altında dururum ve ona şunu sorarım: -‘Korku nedir? O da bana hep aynı Nasrettin Hoca öyküsünü anlatır: Bir gün bir kadın, oğlunu Nasrettin Hoca’ya getirmişmiş. ‘Oğlum çok yaramaz, onu korkutmanızı istiyorum’ demişmiş. Hoca önce gözlerini kısmış, yüzünü ekşitmiş, kaşlarını kaldırmış, yerinden zıplamış, hatta başı tavana vuracak kadar zıplamışmış. Kadın da oracıkta bayılmışmış. Kendine geldiğinde, Hoca’ya, ‘Oğlumu korkutacaktınız, beni değil’ demişmiş. Sevgili hanımefendi demişmiş Hoca, ‘Görmediniz mi, ben bile nasıl korktum! Tehlike geldiğinde, herkesi korkutur.’

Atlas size doğayı anlatır, iyiliği anlatır, güzel olanı gösterir, çirkin olana da dikkat çeker. Bunun için geçmişin bilgelerini dinler, masallarını aktarır. Lakin bütün bunları yapmak, özellikle masal anlatmak, kimseye dünyanın en kolay işi gibi gelmesin. Masal anlatmak çok uzun zamandır yasaklanmıştır. Masal anlatanı köprünün girişinde çevirirler. Yalan söyledin diye geçirmezler. Günün birinde, size her zaman masal anlatanın artık ortalıkta gözükmediğini fark ettiğinizde, bilin ki onu şehre sokmamışlardır. Yörük masallarını derleyen arkadaşlarımız, işlerinin önemli kısmını bitirdi. Bu ‘Kayıp Masallar’ı yakında Atlas’ta göreceksiniz.

Bütün bunlar Ankara’da yapılıyor. Yazık ki, başka şehirlerde henüz değil. İstanbul’da, İzmir’de, Elazığ’da değil. Diğer şehirlere buradan çağrı yapıyorum: Masal anlatıcılarını şehirlerinize çağırın! Köprünün başındaki adamlarınıza söyleyin: ‘Bu şehirde artık, bu şehirde artık, masal anlatmak serbesttir!’

Özcan Yüksek / Atlas

Ağustos 2008, Sayı 185

 

Kategoriler
Gezi

Benzer Konular