Bende Başaramama Korkusu Var

Reklamcı Serdar Erener’e göre, tüm yaptığı, sıkıcı olan yaşamı heyecan verici hale getirmek ‘İşini iyi yapan insanları hayat zaten ödüllendiriyor. Bu ödül de çoğu zaman para formunda oluyor. Hayat...
Reklamcı Serdar Erener

Reklamcı Serdar Erener’e göre, tüm yaptığı, sıkıcı olan yaşamı heyecan verici hale getirmek

‘İşini iyi yapan insanları hayat zaten ödüllendiriyor. Bu ödül de çoğu zaman para formunda oluyor. Hayat bana heyecan verici, sürprizlerle dolu gelmiyor. O zaman, ben onu o hale getirmeye çabalıyorum. Ben her gün ‘bugün aklına ne geldi’ oyunu oynuyorum. O gün hiçbir şey bulamamışsam eksideyim’

Her şey Sinan Çetin yüzünden oldu. Tuttuk, çektiği reklamların öyküsünü yazdırdık, bir de üzerine röportaj ‘patlattık’, olanlar oldu. Tüm bunları yaparken bir şeyi kaçırmışız, bu işlerdeki tüm başarı payını Sinan Çetin’e yükletmişiz. Dolayısıyla Serdar Erene’ i atlamak bir kere yakışık almaz. Zaten iki zor, iki sıra dışı adam. İki adamdan da öğrenilecek çok şey var. Kitap okuma melekesinin bir insan için bu kadar hayati ve heyecan verici olduğunu Serdar Erener’de gördüm. Yakında Amazon’un en iyi müşterisi seçilebilir. Röportaj sırasında yeni siparişleri geldi, mesela Mihai I. Sparios’un ‘Dionysus Reboin’ kitabı. Serdar Erener bunu yazmamı istemese de, açık ve net söylüyorum. Sinan Çetin’in Türkiye’nin en iyi reklam filmlerinin yaratıcısı gibi kendini lanse etmesine biraz kızgın gibi. That’s it! Ancak bu kadarını yazabilirim. Sinan Çetin’le başlayan tartışmanın ikinci halkası olarak da kimilerince anlaşılabilecek ama bana göre öyle olmayan sıkı bir röportaj aşağıda sizi bekliyor.

Röportaj Serdar Erener’in önündeki A-4 yığınından birini çekip üzerine bir zurna çizmesiyle başlıyor. Zurna deliklerinden birer ok çıkarıyor, sonra reklamcılığa ait birtakım notlar düşüyor.

– Zurna nereden çıktı şimdi?
Zurnanın son deliği lafını seviyorum ben.

– Peki zurnanın zırt dediği yer neresi oluyor burada?
Sonuçta biz öyle bir iş yapıyoruz ki, bu işin genel iş organizasyon felsefesi ve diskuru açısından bakarsan tuhaf bir iş. Sana bir hayat problemi tarif ediliyor. Sen oturup bu hayat problemini sözle, görüntüyle, sesle, bildiğimiz ifade biçimleriyle, bunların bir tanesini veya hepsini birden kullanarak nasıl çözebileceğine dair bir fikir geliştiriyorsun. Buna bir iş üretim süreci diye bakarsan, bu süreçte fikirlerinin bazısını kendin, kendi fabrikanda üretiyorsun. Mesaj paketçiklerini içeride üretiyorsun. Nedir bu? Bir basın ilanı. Belki bir broşürün taslağı. Ama aslında onlarda bile son kertede üretimin son adımı sen değilsin. Yani reklam ajansı bir entegre tesis değil çoğu durumda. Reklam ajansı fikir imal eden, ondan sonra fikirlerin cisimleşmesi konusunda da bir yere kadar imalat yapan, sonra da bunu dışarıya veren bir yer. Biz fikrin tatbikatıyla ilgili pek çok şeyi ihale ediyoruz. Broşürü biz basmıyoruz, bastırıyoruz. Basın ilanının renk ayrımını biz yapmıyoruz, yaptırıyoruz. Fotoğraf fikrimiz var, fotoğraf için fotoğrafçıya gidiyoruz. Film yazmışız, bunun icrası için bir prodüksiyon şirketine, bir yönetmene gidiyoruz. Bu manada öyle gergin bir iş ki, çünkü senin dışarıya verdiğin işin sana senin standartlarında geriye gelmesini sağlamak ve bunun sende yarattığı gerginlik bu mesleğin belki de fikir bulmaktan daha zor tarafı. Bana sorarsan, Serdar’ın en çok canını sıkan şey nedir diye, Serdar’ın en çok canını sıkan şeylerden biri, belki de başta geleni, iş dışarıya verildiğinde bizim hayallerimizin ötesine geçerek değil, gerisine düşerek bize geri gelmesi.

– Film çekmek kısmına takıldım ben. Sinan Çetin doğru bir tercih mi sizin için?
Onun röportajından anlayacağınız üzere biz son dönemde pek çok işimizi onunla yaptık, onunla da yapmaya devam ediyoruz. Zaten röportajda anlatmış. Biz artık bir çeşit co-direktörlük yapar hale geldik. Şimdi normalde, Sinan Çetin, kamerasıyla yekvücut yönetmenlerden. Öyle çalışmayı seviyor.

– Sinan Çetin’ le aranızda bir ‘kankilik’ durumları da var mı? Hani işler de bu yüzden daha iyi çıkıyor gibi…
Sinan da söyler, beni tanıyan insanlar, başta kardeşim olmak üzere hepsi bilirler. En başta kendim sonra da diğerleri hiç kimseyi kayıramam. Arkadaşlık, hatır, gönül hiçbir işimizde olmaz. Olmadı da. Bundan sonra da olmaz. Beceriye, kabiliyete, bir şeyi çok iyi yapma arzusuna inanıyorum. Sinan’la belki orada ortak paydamız o. Herkes kendine göre kendi en iyisini gerçekleştirmeye çalışıyor. Benim bütün reflekslerim, bütün çabam, heyecanım, iştahım dandiklikten mümkün olan en uzak yerde durmak.

– Dandiklik nedir peki? Kalitesizlik mi?
Tabi tabii kalitesizlik.

– Yaratıcılıktan uzak olmak da herhalde dandiklik türü? Hoş yaratıcı lafı da gıcık bir laf ama…
Şimdi yaratıcılık lafı tehlikeli bir laf. Oraya girmek istemiyorum. Ben şöyle bakmaya çalışıyorum: Benim anahtar kelimem etki. Bunu bir otomobil fabrikası yöneticisi olsaydım verimlilik diye koyabilirdim veya müşterinin olağanüstü dizaynlarımızdan etkilenmesi diye koyabilirdim ama reklam işinde sonuçta biz bir şey söylüyoruz. Bir şey gösteriyoruz, bir şey çalıyoruz. Onları biz yaptığımız zaman daha önceden dikkatle tarif ettiğimiz bir etki var. O etki hasıl olursa benim için kalitedir o. Bu kadar basit aslında. Ben hayatta görüyorum, ajans hayatında görüyorum, aslında hayat bir toz bulutu. İnsanlar ne dediğini bilmiyor, birbirimizi anladığımızdan fevkalade şüpheliyim. Konuşuyoruz dediğimizdeki fire, aslında akıllara feza. Konuşuyoruz dediğimizin yüzdesini veremem ama çok önemli bir bölümü evrende kaybolan enerji.

– O zaman kimseyle konuşmayalım.
Şimdi zaten ben sana bir şey söyleyeyim mi, doğru enerjiler bir araya geldiği zaman, hani laf var lisanı hal ile anlaşmak, bunun gibi bir şey. Onu yakaladığın zaman da dünyayı devirirsin.

– Siz aslında anormal adamlar türündensiniz. Sizinle konuşmak kolay değil, dilinizi anlamak herkesin harcı değil, cool bir duruşunuz var. Aslında bir şımarıklıktan da söz edilebilir.
Sen şimdi benim duruşuma bak, konuşmama bak, burada bir şımarıklık var mı? Başkalarını bilmem, bir kitap var Power diye. Matrak bir kitap, iktidarın 50 yolu diyor. Modern bir Makyavelizm kitabı gibi de yorumlayabilirsin. Orada mesela bir laf vardır, ‘gözükmemek iktidarı artırır.’diye. Bazıları buna başvurur. Bazıları buna başvurmaz. Ben başvurma taraftarı değilim. Mizaç olarak değilim. Çünkü o, bir taktik olduğu zaman belki etkili ama aynı zamanda bir mizaç işareti gibi geliyor bana. Kibir var onun içinde. Kaç gram var bilmiyorum ama belki kiloyla var. Kibir ürkütüyor beni. Kendim de böyle kibirli durduğum zaman rahatsız oluyorum. Başkasının kibrinden de hiç mi hiç hazzetmiyorum. Kimi zaman çok nadir anda kibir yakışır. O da çok hak edilmiştir.

– Gelelim son meseleye. Sinan Çetin ve siz çok konuşulan reklam filmleri yaptınız. Ama Sinan Çetin daha bir ön planda. Sinan Çetin’in daha öne çıkmasından rahatsızlık duyuyor musunuz?
Yok canım. Şu oluyor, sizin grubun dergisi var Capital. Türkiye’deki nadir iyi yayınlardan biri olduğunu düşünüyorum. Capital’de bu yıl bir araştırma yapmışlar, orada bizim hiçbir dahlimiz yok, bin küsur yöneticiye sormuşlar, kim en iyi ajans diye, bizim ajans çıkmış. Bir reklam ajansı konusunda seçim kararını kim veriyor? Ya o şirketin patronu, ya da onun yanında çalışan reklamdan sorumlu insan. Bu insanlar kaç kişiler? Birkaç yüz kişiler. Benim müşterim kim? O birkaç yüz kişi. Onlar bizi bildiği sürece bizim televizyondan yaptıklarımızı takip edip bir kenara not ettikten sonra mesele yok. Haftada en az 3-4 değişik firmadan telefon geliyor bize. Biz kimseye gitmiyoruz. Bundan daha güzel bir şey var mı? O sırada bizim çektiğimiz reklam filminin popüler medyadaki primini Sinan Çetin ya da bir başka yönetmen almış, bizim için hiç önemli değil. Kaldı ki o primin önemli bölümü de hak edilmiş. Ortada hilaf-ı hakikat bir durum yok ki. Sinan Çetin’ in hiç mi eksik tarafı yok. Hepsinin var eksik tarafları. Biz onların bize göre eksik olan taraflarını da kendi çabalarımızla tamamlamaya, düzeltmeye, yönlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü sonuçta orada da nihai müşteri benim. Benim tamam demediğim hiçbir şey zaten ekran yüzü görmez. Ama şöyle durumlar da var. Reklamevi’nin yaptığı işler dışında Sinan’ ın yaptığı reklamları peş peşe izlerseniz orada belki de Sinan’ ı biraz daha fazla görebilirsiniz. Çünkü Sinan’ da çok güçlü bir ego, kendine özgü bir dünyaya bakışı var, kendi cümle kurma biçimi var, sinematografik film kurma grameri var. Bu gramer onun icat ettiği bir şey değil ama onda bir yorum var. 18 objektifi dünyada en iyi kullanan yönetmen olmak gibi aslında adını koymadığı, arada bir kendine söylediği bir şey var. Sonuçta çok kişiselleşmiş bir bakış açısı var orada. Zaten bizim çalışmamızı hem eğlenceli hem verimli hem de hararetli bir tartışma ortamı haline getiren de bu. O çalışma ortamının önemli bölümü de didişme. Zaten didişmeden çıkıyor hayatta enerji. Ama biz aslında aynı fikirde olup, o fikrin içindeki nüansları tartışan insanlarız. Aslında aynı fikirdeki insanlar tartışıyor. Ayrı fikirdeki insanlar tartışamıyorlar bile. İsmet Özel bir zamanlar bir şiirinde çok güzel yazmıştı, ‘Herkes hangi dünyaya kulak kesilmişse diğerine sağır’ diye. Bu, böyledir. Bu, hayatın basit bir hakikati. Bununla boğuşmaya da gelmez. O yüzden hepimiz ne yapıyoruz? Siz de öyle yapıyorsunuz eminim. Ortak bir lisan yakalamışsan, o da hayatta 3-5 kişidir en fazla. Beraber durursunuz bir gardınızı alırsınız. Bizim Sinan’ la mesleki işbirliğimizde de böyle bir ortak lisan durumu var. Yoksa zaten didişme olmaz. Ama didişmelerin Allah’ ı var. Kötü kalpli bir kavgadan bahsetmiyorum. Fikir yarıştırma, kim daha zeki, kim o meseleyi daha çabuk görmüş, gibi eğlenceli oyunlar var işin içinde.

Kategoriler
Röportaj
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular