Bana Aynı Coşkuyu Yaşatırsa Bir Kadına da Âşık Olabilirim

Kocaman mavi gözleri her an bir yaramazlık yapacakmış gibi bakıyor. Söylediğine göre zaman zaman da yapıyor. (Portakal kabuğundan diş yapıp, sokaktaki çocukları korkutmak gibi.) Asla kesin konuşmuyor, çünkü kesin...

Kocaman mavi gözleri her an bir yaramazlık yapacakmış gibi bakıyor. Söylediğine göre zaman zaman da yapıyor.

(Portakal kabuğundan diş yapıp, sokaktaki çocukları korkutmak gibi.) Asla kesin konuşmuyor, çünkü kesin konuştuğu şeyleri yarım saat sonra yapmaktan korkuyor.

Serra-Yilmaz-röportaj

Serra Yılmaz

Oynadığınız filmlerde veya dizilerde o kadar doğalsınız ki, sanki Serra Yılmaz”ı değil de kapı komşumuz Ayşe Teyze”yi izliyoruz…

Ben kameradan korkmuyorum. Sanırım bu, rahat olmamı sağlıyor. Babam fotoğraf meraklısıydı, çok fazla fotoğraf çekerdi. Dolayısıyla doğduğum andan itibaren birine poz veriyor olmak, belki de bende bir aşinalık yarattı. Ayrıca ben normlar uyarınca güzel bir kadın değilim. Öyle bir derdim de yok. Bu derdimin olmaması beni çok rahat kılıyor. Bir objektife bakarken “Gıdım mı çıktı, bu profilim yamuk mu, göbeğim biraz fazla mı çıkıyor”” diye düşünmüyorum. Yaptığım iş güzellik kaygısını gerektirmiyor. O kaygı olmayınca da sanırım insan çok daha rahat oluyor objektif önünde. Zaten bir sürü estetik yaptıran kadınları da anlamıyorum. Hatta onlara bir miktar acıyorum diyebilirim. Çünkü demek ki kendilerini iyi hissetmiyorlar. Demek ki buna ihtiyaçları var.

Sanıyorum yaşlanmaktan korkuyorlar, sizin böyle bir kaygınız yok mu?

Benim de var, olmaz olur mu? Benim için yaşlanmaktan korkmak kırışık korkusu değil. Ben çökmekten korkuyorum, hasta olmaktan, aklımın yorulmasından korkuyorum. İnsanın sonunu biliyor olması hayattaki en korkunç şeylerden biri. Ama bunun en ürkütücü yanı kırışıklar ya da belinin kalınlaşması değil, elden ayaktan kesilmek… Üç kırışığım daha olabilir. Ya yürüyemezsem? Hangisinden daha çok korkmak gerekiyor sizce? Benim söylediğim kendini, kendi bedeni içinde iyi hissetmekle ilgili. Söylediklerim doğru demiyorum, belki de şuursuzun tekiyim. Belki göbeğim ve popom için çok daha fazla kaygılanmam gerekir. Fiziğe bu kadar müdahale edebiliyor olmanın, insanları daha mutlu kıldığını sanmıyorum. Yani ben belimi inceltip, yüzümü gerdirdiğimde ertesi gün sokakta hayatımın erkeğiyle karşılaşabileceğime inanmıyorum.

Sizi izlerken zaten nasıl göründüğünüze değil, mimiklerinize, nasıl oynadığınıza bakıyoruz. Ama bu söylemden oyunculukta güzelliğin çok da önemli olmadığını mı anlamalıyız?

Ben oyunculuğun böyle olması gerektiğine inanıyorum. Ama bu demek değildir ki, güzel insanlar olmayacak. Tabii ki her rolün fiziği denilen de bir şey var. Benim fiziğimin de getirdiği belirli roller var. Ben onları elimden geldiğince iyi oynamaya çalışıyorum. Oynarken de çok büyük keyif alıyorum.

serrayilmaz

Peki hangisi size daha büyük keyif veriyor tiyatroda sahnede olmak mı, kamera karşısında olmak mı?

Her ikisini de seviyorum ama galiba filmi daha çok seviyorum. Çünkü film çekilirken çok özel bir an yaşanıyor. Sanki o anın dışında bir şey olmayacakmış, başka bir hayat yokmuş gibi. Bu, tiyatroda prova sürecinde geçerli. Oyun sahnelenmeye başlandıktan sonra, o yoğunluk azalıyor. Sanırım kameraya daha çok yatkınlığım var benim. En azından işimi keyif alarak, inanarak yapıyorum. Bu, bence büyük bir lütuf.

Ferzan Özpetek”le farklı bir iletişiminiz var. “Hamam” hariç bütün filmlerinde oynadınız…

Ferzan”la bizi ilk buluşturan şeylerden biri, iki dilli olmak. O, İtalyanca-Türkçe biliyor, benim Fransızca-Türkçe ve İtalyancam var. O, farklı bir ortaklık getiriyor insanlar arasında. Bir dil sadece söylenen sözlerden ibaret değil. Bir dünya görüşü, bir yaşam tarzını da içeriyor. Sanıyorum bu, bizi çok yakınlaştırdı. Bir de Ferzan”ın sezgilerinin güçlü olduğuna inanıyorum. Çünkü ben onunla Strasbourg”da tanıştım, bir gün görüştük ve “Harem Suare”de bana teklif ettiği rol, anneannemin birebir yaşadığı hayattı. O, hiçbir şey bilmiyordu bu konuda. Bunlar benim lisanımda gerçek buluşmalar. O yüzden birlikte çalışmaktan keyif alıyoruz. Daha doğrusu ben alıyorum, onu bilemem. Tabii bu, bir esaret de değil. Bir sonraki filminde bana rol teklif etmezse, buna kırılmam.

İlişkimiz o rahatlığı da içeriyor.

Fotoğraflarınız çekilirken fark ettim, yüzünüzde yaramaz bir çocuk ifadesi var…

Çünkü kendimi, yaramaz ve her an bir muzırlık yapmaya hazır bir çocuk olarak görüyorum. Hâlâ lisedeki gibi hissediyorum. Ama bakıyorum ki kızım kocaman olmuş ya da çok uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım çökmüş. Onları fark edince, bunların her birinin benim için de geçerli olduğunu biliyorum. Ama iç duygum değişmiyor, trajik olan bu zaten. Bir de Türkiye”de insanlar yaşlanmaya yönlendiriliyorlar. Hemen evlensinler, kurulu bir düzenleri olsun, hemen bir çekirdek aile oluştursunlar isteniyor. Ben zaten çok kurulu düzen meraklısı değilim. Yaptığım işle de bağdaşmadığını, küçük burjuva düzenlerin sanatçıların ufkunu daralttığını düşünüyorum. Dolayısıyla kendimi yaramaz bir çocuk olarak görüyorum. Hâlâ portakal kabuğundan diş yapıp sokaktaki çocuğu korkutabilirim. Bunun da bitmemesini temenni ediyorum. Çünkü biliyorum ki bu bittiği zaman yaşlanacağım.

Evlilik kurumundan neden hoşlanmıyorsunuz? Hele de tek eşlilik ve evlilik tüm dünyada yeniden desteklenmeye başlamışken…

Etrafıma baktığımda görüyorum ki, özendiğim tek bir çift yok. Genellikle çiftleri birlikte gördüğümde bütün o zaafları, her şeyi sezebiliyorum, nedeni bu olsa gerek. Ama bu demek değil ki hiçbir zaman birine kapılmayacağım. Ben genellikle âşık olduğum zaman, kapılma olasılığı çok yüksek bir insanım. Bırakın âşık olmayı, birinden hoşlandığım zaman bile bu böyle. Ama o bildiğimiz anlamda, küçük burjuva çekirdek aileleri hiçbir zaman benim hayalim olmadı. Hiçbir zaman gelin olmayı hayal etmedim. Hatta ilk ve tek evliliğimde de olmadım, bundan sonra olacağını da hiç zannetmiyorum.

Ama kalabalık bir aile, insanın yalnızlığını azaltır sanki…

İnsanlar aileleri kalabalık olsa da yalnızlar. Kalabalık bir ailede olmanız, sizin iç yalnızlığınızı engelleyebiliyor mu? Netice itibarıyla ben hiç kalabalık olmayan bir ailedenim. Annem de babam da tek çocuktu. Ben de tek çocuğum. Bizim aileden bir tek ben ve kızım varız. Bir de çok uzaktan bir kuzenim var. Ama biliyorum ki çok kalabalık olsak da bir şey değişmeyecekti. İnsanoğlu o kadar çok durumda aciz ve yalnız ki… Sanırım insanın çocuğunun olması yalnızlığını yok edebilen, bu duyguyu kıran nadir şeylerden biri. Bunu çocuğumdan bir beklentim olduğu için söylemiyorum, öyle hissediyorum. Ayrıca ailenizi seçemezsiniz. Kızım beni seçmedi ama zavallı bana katlanmak zorunda. Bence seçmediğiniz aileniz olacağına, seçtiğiniz dostlarınız olsun. Bu, benim her zaman inandığım başka bir aile kavramı. Hatta “Cahil Periler”de işlediğimiz konu da buydu. Seçilmiş insanların çok önemli olduğuna inanıyorum.

İnsanlarla çok kolay ilişkiler kurabiliyorsunuz galiba.

Bu, anneannemden kalan bir şey. Bir de çok meraklıyım. Çok değişik çevrelerden, çok değişik insanları çok merak ediyorum ve onlara zaman ayırabiliyorum. Mesela Ferzan bu konuda benimle çok alay eder. Onun çok abuk bulduğu durumlarda bile, merak nedeniyle sürdürürüm konuşmamı. Çünkü ummadığınız yerlerde, çok ummadığınız ortak bir dil bulabilirsiniz. Bu yüzden hayatın çok sürprizlerle dolu olduğuna inanırım. Mesela 11 yaşında tanıdığım ve kendilerinden İtalyanca öğrendiğim İtalyan ailenin, o dönem oturdukları evde kiracıyım. Ve yanımdaki daireyi, onlar aracılığıyla tanıdığım bir Fransız arkeolog vardı -ki Hititçeyi çözen kişidir kendisi- onun oğlu tuttu ve tamamen tesadüfi. Hayat o kadar tuhaf rastlantılarla dolu ki. Bende de öyle bir mıknatıs var herhalde, böyle şeyleri çekiyorum. Bu, belki de tek çocuk olmanın getirdiği bir şey. Geçenlerde İngiliz polisiye yazarı Ruth Rangel”ın dostluk üzerine bir yazısını okudum, çok hoş bir şey söylüyordu. “Tek çocuk, doğduğu andan itibaren, dostluğun kendisi için ne kadar önemli olduğunu çok çabuk kavrar.”” Bu kadar genelleme yapılabilir mi bilmiyorum ama ailemden de gördüğüm eğitim sonucu, hakikaten öyle oldum. Benim için dostlarım her zaman çok önemli oldu. Mesela ben hep sevgililerimle de dost oldum. Bu yüzden hiç kimseyi de terk edemem, ilişkilerim hep bir şekilde devam eder.sinema

Peki âşık olduğunuzda nasıl bir kadın oluyorsunuz?

Bu, biraz da aşkın nasıl gittiğine bağlı. Çok ağlayan ya da çok mutlu olan biri olabiliyorum. Ben de kendime çok hayret ediyorum. Bu yaşta bu kapasite… Ama ben her şeyi çok yoğun yaşıyorum. Mesela benim dostluklarım da aşk gibi başlıyor. Onu ayırt etmiyorum. Birini tanımayı merak ettiğim andan itibaren, ona duyduğum ilgi karşılığında, karşıdan da birtakım işaretler alırsam çok kapılırım. Zaten hangi ilişkinin ne yöne doğru gelişeceğini bilmezsiniz. Yani ben bugüne kadar hiçbir kadına âşık olmadım. Ama bu demek değildir ki ömrümün sonuna kadar hiç olmayacağım. Bir erkekten hoşlandığımda duyduğum coşkuyu duymamı sağlayan sürüyle kadın çıktı karşıma. Onlara da aynı ilgiyi duydum, aynı coşkuyu yaşadım. Ama onları cinsel olarak arzu etmedim bugüne kadar. Ancak böyle bir garanti yok. Hayatta her şeye hazırlıklı olmak lazım. Ben hep böyle düşünüyorum. O konuda kafamda bir sınırlama yok. Genç birine de âşık olabilirim, yaşlı birine de. Mesela benim hayatta hiçbir zaman tarif edebileceğim bir tipim olmadı. Çünkü bir gün 60 yaşındaki birine âşık oldum, bir gün 27 yaşındakine… O insanın ne olduğu benim için çok önemli. O zaman da çok kapılıyorum. Bu, hayatımı da işimi de etkiliyor. Bütün öncelikleri o kişiye tanıyabiliyorum.

İlişki bittiğinde hayatınızın bütün önceliklerini ona verdiğiniz için pişmanlık duyuyor musunuz?

Hiç öyle şeyler yaşamıyorum. Hatta fazla pişmanlığım çok şükür yok. Hiçbir ilişki sonsuza dek sürmek zorunda değil. Belki üzülme kapasitem azaldı.

Bu, yaşadıklarınızdan mı kaynaklanıyor?

Bu, zamanın getirdiği bir şey. Eskiden çok fazla üzülüyordum. Artık daha az üzülüyorum gibime geliyor. Tabii bunu dedikten sonra yarın birine âşık olup karalar bağlarmışım. O ayrı mesele. İşte bu yüzden kesin konuşmayı sevmem. Hep olabilirliği düşünürüm. Mesela bazı insanlar vardır “Aman Tanrım, saçı sarıya boyalı kadınlardan nefret ederim”” der. Bir arkadaşımın böyle bir kocası vardı, sonra son derece esmer olup saçını sarıya boyamış bir kadına âşık oldu ve gitti. Erkeklerde bu çok olur. Benim çok tutarlı olmak gibi bir iddiam yok, kendi çelişkilerimle barışık yaşıyorum. “Şunu asla yapmam”” deyip, yarım saat sonra o şeyi yaptığımda, kendime de çok kızmıyorum. Ama bu demek değil ki hayattaki belirli doğrularım sürekli değişiyor. Sadece kesin beyanlardan kaçınıyorum.

Ama gardınızı da almıyorsunuz…

Gardımı alsam ne olabilir ki? Sadece düş kırıklığına uğrayabilirim. Mesela ben insanları çok büyük bir rahatlıkla evime sokarım. Benim için önemli olan insanların kendilerini benim evimde rahat hissetmeleridir. Benim güvendiğim biri, güvenimi suiistimal ederse ne olacak? Beni üzer ve düş kırıklığına uğratır. Daha fazla bir şey olamaz. Dersiniz ki azılı bir katil olur ve beni 40 parçaya böler. O da olabilir, hayatta her şey olabilir. Esas kayıp, benimkinden çok karşımdakinin olur diye düşünüyorum. Çünkü ben iyi bir dostum. Dostlarıma da sadığım. Dostlarıma her gün oturup mektup yazmam; ama ilişkilerimi sürdürürüm. O nedenle de benim 11 yaşında tanıyıp hâlâ çok yoğun görüştüğüm dostlarım var. Sadakatin de aslında bu olduğuna inanıyorum. Sadakat ömür boyu tek bir adamla yatmak değil bence.

Simültane çeviriler yapıyorsunuz ve devletle de çalışıyorsunuz. Şunu merak ediyorum karşınızdaki kişinin yalan söylediğini hissettiğinizde kendinizi kaybedip bunu da söylüyor musunuz?

Tamamen profesyonelce davranıyorum. “Politikacıların yalan söylemesini hissediyorsunuz”” demek zaten ne denli söylenebilir bir söz bilemiyorum. Politikacıların belli bir söylemleri vardır. Bu söylem o kadar tutarlı bir söylem olsa, bu kadar kısa sürelerde asla parti değiştirmemeleri gerekir. Ya da ülkemizin bu durumda olmaması gerekir. Benim şahsi görüşlerimi bağlamaz bu. Ben orada görüşlerime yüzde yüz zıt bile olsa ne söylendiyse onu söylerim. Bu, küfür de olabilir, müstehcen bir söz de. Ona sansür koymak ya da yumuşatmak benim işim değil.

Hiç başınıza böyle bir şey geldi mi, küfürleşme ya da müstehcen konuşmalar gibi?

Küfürleşme değil, ama benzer bir şey İstanbul Film Festivali”nde geldi. O dönem imkânsızlıklar yüzünden filmlere simültane çeviri yapılıyordu. Bazı arkadaşlarımız filmlerde geçen müstehcen sözcükleri söylemekten rahatsızlık duydukları için, söylemiyorlardı. Bir Fransız filminde “Çükünüz kalktı mı bay Grimaldi?”” gibi bir cümle vardı. Ben de aynı şekilde söyledim. Bunu ben demiyorum ki, filmdeki adam söylüyor. Bu tip sansürlere son derece karşıyım.

Tercümanlık yaptığınız dönemde hiç devlet sırrı öğrendiniz mi?

Devlet sırrı olabilecek şeyler bize tercüme ettirilmez. Devlet kendi sırlarını kendi adamları aracılığıyla aktarır.

Kimdir? Serra Yılmaz

  • 13.09.1954 İstanbul doğumlu.
  • Sainte Pulchérie, Saint Benoit mezunu.
  • Caen Üniversitesi (Fransa) Psikoloji Fakültesi”ni bitirdi.
  • Robert Abirached”den tiyatro eğitimi aldı.
  • 1977-1979 arasında Genco Erkal Dostlar Tiyatrosu”nda görev aldı.
  • 1983″te “Şekerpare” ile sinemaya adım attı.
  • İstanbul Şehir Tiyatroları”nda Dışişlerinden Sorumlu Genel Sanat Yönetmeni Yardımcısı olarak görev yapıyor.

 

Filmografi

  • “Bir Yudum Sevgi”, “Teyzem”, “Kupa Kızı”, “Sen de Yüreğinde Sevgiye Yer Aç”, “Davacı”, “Anayurt Oteli”, “Sarı Mercedes”, “Karılar Koğuşu”, “Ay Vakti”, “Harem Suare” (1998 Antalya Film Festivali En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Sinema Eleştirmenleri En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü), “Kaç Para Kaç”, “Güle Güle”, “Cahil Periler”, “House of Hearts”, “O da Beni Seviyor”, “Yeşil Işık”, “Karşıdaki Pencere”…
  • TV Dizileri: “İlk Aşk”, “Şehnaz Tango”, “Aşk Meydan Savaşı”…
Kategoriler
RöportajSinema
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    “Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum” Hayatta tesadüflerin elbette...
  • Serra Yılmaz

    Yemek paylaştıkça güzel…

    Serra Yılmaz, çok küçük yaşlarda, dedesiyle evlenmeden önce sarayda cariye olan anneannesiyle birlikte mutfağa giriyor. İşin tadını ilk olarak orada alıyor. Yıllar içinde de yemeklerinin lezzeti, büyük ve geniş...
  • Jennifer Lopez 06

    Jennifer Lopez: Özel Röportaj ve Fotoğraflarla

    Jennifer New York’un lüks tatil beldesi Hamptons’daki evinin bahçesinde efsanevi fotoğrafçı Patrick Demarchelier’ye poz veriyor. Bisikletler ve şapkalar onun kendisine ait gelecek planının birer parçası. “Her zaman, bir gün...
  • Zombilerin Kralı George A Romero

    Zombilerin Kralı George A Romero

    Yaşayan Ölülerin Destanını Filme Alan Efsane Yönetmen… “Öldükten sonra tekrar hayata dönüp son bir film daha çekmek isterdim” ‘ Neden zombileri bu kadar seviyorsunuz? Ne zaman ciddi bir film...