Baloma

Baloma terimi Trobriand adalarında kullanılan ve çocukları getirip anne karnına bırakan ruh anlamına gelen bir sözcük . Trobriand yerlileri üreme fizyolojisinde babanın (yani erkeğin) yeri olmadığına, erkeğin üreme fizyolojisindeki...
Baloma

Baloma terimi Trobriand adalarında kullanılan ve çocukları getirip anne karnına bırakan ruh anlamına gelen bir sözcük . Trobriand yerlileri üreme fizyolojisinde babanın (yani erkeğin) yeri olmadığına, erkeğin üreme fizyolojisindeki tek rolünün kadın ile cinsel ilişkide bulunarak balomanın çocuğun ruhunu getirip bırakabilmesi için dölyolunun mekanik olarak açık ve uygun kalmasını sağlamak olduğuna inanıyorlar. Trobriandlıların inanışına göre cinsel ilişkide bulunan kadın özellikle suyun yükseldiği dönemlerde denizde yıkanırken baloma gelerek dölyolundan içeri girip kadının içine (dölyatağına) çocuğun ruhunu bırakıyormuş. Bu yerlilerde evlilik öncesi cinsel ilişki yasak ya da tabu olmadığından henüz evlenmemiş bir kızın hamile kalması yukarıdaki baloma inancı ile bir çelişki oluşturmuyomuş. Yine her kadının hamile kalmaması da baloma inancını bir şekilde doğruluyormuş çünkü düzenli bir cinsel hayatı olan ve sık sık denizde yıkanan her kadının içine bir balomanın girip onun içine bir çocuk ruhu bırakması gerekmiyormuş. Doğal olarak bu toplumda doğan çocuk açısından kanbağı ve akrabalık ilişkileri tamamen anne üzerinden yürütülüyormuş. Yani antropologların üreme fizyolojisinde babanın da rolü olduğunu kanıtlamaya yönelik tüm soru ve açıklamaları yerliler tarafından kendi gözlem ve açıklamalarıyla rahatlıkla yanıtlanıp kendilerince çürütülebiliyormuş.(1) Bu yerliler kendi küçük dar biyososyokültürel çevreleri içinde yaşarken eldeki gözlem ve verilerle, onlara yeten ve gerekmedikçe değiştirmek ihtiyacı duymayacakları kendi küçük evrenlerinde olanı biteni açıklayabilen kapalı bir kozmoloji oluşturmuşlar. İlk anda bu durum ve toplum yapısı bize garip gelebilir ancak 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da bile Aristo’dan kalma bir yaklaşımla çocuğun oluşumunda tek başına erkek sperminin gerekli ve yeterli olduğuna inanıldığını ve de dişi yumurtanın ancak ilk kez 1822 de keşfedildiğini unutmamak gerekli sanırım.

Kapalı kozmolojilerde bireylerin olayları açıklayan kavramlar ya da mitler konusunda seçenekleri bulunmaz. Birey, olayı açıklayan kavram ya da düşüncesinin yanlış olabileceğini düşünmez bile. İnanılan açıklayıcı sistem ile ters düşen örnekler, inanca karşıt tüm durumlar ne kadar sık tekrarlanırsa tekrarlansın olayın açıklanış mantığına ya da inanca karşı bir kanıt oluşturmaz. Bazı konularda bilgisizlik kabul edilmez o konu yok ya da önemsiz sayılır. Kapalı sistemde rastlantıya ya da önceden kestirilemeyen olasılığa yer yoktur. Bu kapalı kozmoloji o toplumu sınırlayan fiziksel, coğrafi ve de kültürel şartların değişmesi ve o toplumun diğer toplumlarla ilişkiye girmesi ile değişime uğrayabilir ancak. Antropolojik gözlemler bu küçük toplumların başka toplumlarla ilişkiye girdiklerinde ya da fiziksel çevreleri değiştiğinde kendi düşünce yapılarını hatta mitlerini değiştirebildiklerini ileriye ve daha doğruya doğru adım atabildiklerini yeni bilgi ve şartlara uyum sağlayabildiklerini gösteren örnekler sunmaktadır bizlere. Zaten devamlı ilerleyen bilimsel düşünce de tek bir kültür ya da toplum yapısının içinde doğup gelişmemiştir.

Nöroloji uzmanlık eğitimim döneminde bir hastam vardı. Dahili hastalıkları yüzünden iki kez beyninde damar tıkanıklığı olan bu hastamın beyin arka lobunun hem sağ hem de sol kesimleri tamamen zedelenmişti. Beyin arka lobunda görme ile beyin kabuğu ı-korteks- alanları vardır. Bu nedenle bu hastam görme yeteneğini tamamen yitirmişti. Bu görme alanının komşuluğunda ise görmenin yardımcı beyin kabuğu alanları bulunur. Bu alanlar ise görme işlevinin bilinçli olarak algılanması ve diğer beyin alanları ile görme alanının işlevsel bağlantısının sağlanması görevlerini yerine getirirler. Benim hastamda da zedelenen alanlar her iki beyin yarıküresinde de beyin arka lobunun komşu olduğu alanları da içine aldığı için hastam kör olduğunun bilincinde değildi. Ne yaparsanız yapın ne söylerseniz söyleyin hastama kör olduğunu kabul ettiremiyordunuz. (Tıp yazınında bu hastalığa “Anton Sendromu” adı verilir.) Örneğin, bir elmayı yüzüne yaklaştırıp elimde tuttuğum şeyin ne olduğunu soruyordum, hastam kalem olduğunu söylüyordu. Elimde tuttuğum şeyin bir kalem olmadığını elma olduğunu söylediğimde ise ya gördüğünü ama yanlış söylediğini ya da ışığın yetersiz olduğunu söylüyordu. Bu durum, en çok kendisi kalkıp bir yere gitmek istediğinde bir sorun çıkarıyordu. Devamli bir şeylere çarpıyor ya da takılıp düşüyordu ama her seferinde bir bahane bulup kaldığı yerden sanki görebiliyormuş gibi yürümeye devam ediyordu.

Benzer şekilde beyinin sağ –baskın olmayan- yarıküresinin yan üst lobu ve bu lobun önündeki hareket merkezi -ki bu merkez bedenin sol yarısının hareketlerini kontrol eder, sol yarıküredeki merkez ise sağ beden yarısının hareketlerini kontrol eder- zedelenirse hastanın sol beden yarısı felç olur. Ancak sağ yan-üst beyin lobu beden bütünlüğünün algılanmasından sorumlu merkez olduğu için bu alanın da zedelendiği durumlarda hasta sol beden yarısındaki felci kabul etmez, hatta bazı ağır vakalarda sol yarısının başka bir canlı olduğunu bile iddia eder ve sol beden yarısını yanında istemez.

Büyük bir doğal afet yaşadık. Üstüste gelen depremler hepimize büyük acılar yaşattı. Deprem bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde can alırken insanları diline, dinine, ırkına, mesleğine, siyasi görüşüne, yaşına-başına, giyimine-kuşamına göre seçmemiştir. İnsan olan hiçbir insan da depremin suçunu ve günahını böyle bir felakette yaşamını yitiren ya da yaralanan hiçbir insana yükleyemez. Kimsenin inancı, giyimi-kuşamı, mesleği, siyasi görüşü, yaşı-başı deprem nedeni olamaz. Öyleyse, “7;4 yetmedi mi?” nereden çıkıyor. Sorun, bırakın kendini yenilemeyi, daha doğruya doğru evrilmeyi ya da savunduğunu sandığı inanç sisteminin akılcı ve de insancıl pratiğini hayata geçirmeyi, giderek gerileyen kendi gerçeğini bile göremeyip içine kapanan bir kapalı kozmoloji sorunu işte. Cahilliğini kabul edemeyen, kafasına kazınan yanlış kavramları sorgulayamayan, bu kavramlara seçenek üretemeyen, doğru bilip savunduğunu sandığı ile olup bitenin çelişkisini göremeyen, sahip olduğunu sandığı inanç sisteminin ana ilkelerini bile doğru dürüst bilmeyen kendi küçük kapalı kozmolojilerinin içinde yaşayıp gidenlerin üç kelime ile özetidir “7,4 yetmedi mi?”. Gönlü nursuz olanın gözü bir şey görmez. Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi, ”göze nur gönülden gelir.”

(1) Meraklısına Kaynak: Bronislaw Malinowski. Büyü, Bilim ve Din. Çeviren:Saadet Özkal. Kabalcı yay. 1.baskı 1990, sayfa;213-230.

 

H. Tuğrul ATASOY

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular