Balığın Trajedisi Kılçık Olmaktır: Oley, Ey Şair

Malraux’un rahibi şöyle demişti: “Hangi politik inanç yok edebilir (ki) ölümü!” Ben de diyorum ki, hangi politik inaç yok edebilir şiiri? Bu, son derece müşfik, iç karartıcı, kahredici ya...

Malraux’un rahibi şöyle demişti: “Hangi politik inanç yok edebilir (ki) ölümü!”

Ben de diyorum ki, hangi politik inaç yok edebilir şiiri? Bu, son derece müşfik, iç karartıcı, kahredici ya da Hristiyan karamsarlığıyla bütünlüklü varoluşçu hümaniter bir söylemi cağrıştırıyor. Peki ama, yine de doğru değil mi? Gerçekten de, hangi politik inanç, kültür, millet, vahiy, tanrı ya da hangi psiko-narkotik terapi seansı yok edebilir ölümü ve ölümün yol açtığı “o” kahrolası psişik kaosu?

Balığın Trajedisi Kılçık Olmaktır

Kant, Hegel, Ayşe, İsa, Hasan ya da Kleopatra; bizler yani, Darwinist ve cümle tarihi bir selleksiyonun “kurbanı” ve “ürünü” olan bizler, sonuçta milyarlarca yıldır maddesel dalgaları köpürterek devinmekte olan kozmolojik okyanusta protein hamalı bir biyolojik zerrecik değil miyiz? Ya da sonsuz küçükle, sonsuz büyük arasında yitik bir kuvarks tanesi; uzay-zaman koordinatlarının “piç” bireşimleri; ya da hüzün, edeb/adab ve difransiyel hesap bilen ölümlü yaratıklar değil miyiz? Yoksa tüm bunlar, ideolojik emeller güden ontolojik bir kompleksin hayali efektleri mi? Belki de…

Ama hiç degilse bu bab’da problem degişmiyor. Çünkü Kral’ı Servet’i, Otorite’yi ve hatta kendi varlığımızı hunharca reddedebiliriz, ama ölümü asla… O bir sabittir. Teorik fizikçilerin “olay ufku” dediği ve karadelikleri çevreleyen “tek geçitli” ve dönüşsüz bir zara benzer O. Dolayısıyla ‘cansıkar’, Sartre’ın içini daraltır, bunaltır. Ama sonuç değişmez. Yapabileceğimiz tek makul ve gerçekçi şey hüzün ve nevroz üretmektir. Ego yoluyla bilinçdışı ölümsüzlük dürtülerimizi islah ve rehabilete etmek ya da tamıtamına öyle, beklemek!

Her balıkçının bildiği narin bir av kuralı vardır: Balık suyun içinde her yerdedir (her yerde olabilir), ama hep ecel oltasının ucunda beklediği varsayılır. Dolayısıyla deniz, balıkçı için “oltanın ucu”, balık içinse masum bir “son tango” pistidir. Naifce bu kurala uyar balık; oltadan kaçmaya çalıştıkça O’na yaklaşır ve yaklaştıkça daha da hızlanır. Çünkü hayatın haz dolu anlamını temsilen “yem” cezbedici imgelemiyle balığı oltanın ucuna davet eder. Sonunda olan olur ve balık yemin gizil anlamını  (s)imgeleyen azrailin “kanca”sını farketmeksizin onu ISIRIR -ve malesef kılçık olur-. Balığın sonu kılçık olmaktır. Bir doğal hukuk müeyyidesidir bu. Görülmeyen El’in tılsımı ya da pozitif ve etik bir “yargısız infaz” türü.

İşte sanatın / edebiyatın / şiirin de asli problemi budur zaten. Çünkü bilinç beklemez. Hovarda bir formasyondur bilinç. Kelaynak kuşu ve fillere göre ya da Descartes’in kartezyen kurgusu misali, şiirin mevcudiyeti / meşruiyeti ve/ya gerekliliği üzerine bir çok şey söylemek mümkün. Ama bence sanatın / edebiyatın / şiirin başlıca hareket noktası, ‘yaşam’ ve ‘ölüm’dür. Bu yazımda şiiri ve cıkış noktalarını esas aldığımdan daha çok şair ve şiir bağlamında, genel bir söylemle; hayat / ölüm / şair / şiir karekökünden bir perspektif geliştirmeye çalışacağım.

İnsan, hüzün dolu bir ölüm ve hiç’lik imgesi aracılığıyla sezgisel olarak ‘ölüm’ün kaçınılmazlığının farkına varmıştır ve ‘bilmek’ ölüm’ün kaçınılmazlığı bile olsa bir ayrıcalıktır. İnsanın farkına vardığı kaçınılmaz / ayrıcalık, termodinamik’in fiziksel bir kendine-ihaneti tanıtlayan o ceberrut yasallıktır. Öyleyse, şair ve şiir; “ben” ile “ben olmayan” arasındaki karmaşık bir düellonun sembolü değil midir? Eğer böyleyse bu bir tragedya’dır ve tragedya hep söz konusu bir ‘karartı’nın aydınlığı altında mevcutluk kazanacaktır ki, bu aydınlık ‘şiir’dir.

Bir an için Descartes’in kartezyen kuyusuna dönecek olursak; evet, farkına varmak, son derece aristokrat ve ‘aydınlanmacı’ bir ayrıcalıktır. Ama hayatın / insanın sonunun olduğunun farkında olan şair, bir özne olarak, bu ‘aydınlanmayı’ deyim yerindeyse şizofrenik bir çarpılmanın yolaçtığı psişik bir karartı içinde duyar ve yaşar ve bu duyuşunun imgelemindeki yansıyışıyla şiire yolalır.

Çünkü şair farkındadır, bir porsuk iştahıyla kendi kendini kemirerek tüketmeye yönelen doğanın / hayatın kozmolojik mastürbasyonu entropik’tir. Entropi kapalı olduğu varsayılan verili bir sistemde, enerji kaybı ve giderek artan bir düzensizlik trendi eşliğinde hızla derinleşen bir kaos ve bozunum sürecine işaret eder. Gösterdigi nihai son ise şudur; saatlerin ve zamanın donduğu, mutlak bir sıfır, hiç’lik ve durgunluk an’ı. Dolayısıyla şair, yaşadığımız evrenin bir ‘ISI-ÖLÜM’e ya da (teknik bir terimle, ünlü fizikçi Barnett’in söylemiyle) “işe çevrilemeyen maksimum enerji”ye doğru gittiğinin yakıcı acısını duyan ve herkesten çok kalbi ağrıyan bir öznedir. Çünkü, şair farkındadır, sararan fotoğraflar da entropidir. Kıç’ta ve kafa’da kırlaşan kıllar, esneyen penis, kuruyan vajina, pörsüyen memeler, anılar, fosiller, yaşlılar, mezarlık ve çöplükler ya da savaş alanları entropidir. Çünkü entropi, gerçek’in intiharı ya da kesintisiz intihar halindeki gerçek’tir. Bu intihar, bilince, onu olumsuzlayan banabartist bir darbeyle nüfuz ettiği an’da bilinçlilik “vurgun” yemişçesine yarılır ve benliğin derinliklerinde bir “YARIK” ortaya çıkar. Şair, bu yarığı şiir ile kapatmaya girişmiş çaresiz bir öznedir. Çünkü bu YARIK, “ben ile ben olmayan” / şair ile şair olmayan arasındaki karşıtlığın hayali bir çarpışma yoluyla benliğe içselleşmesini temsil eder. Ama bir “boşluk”, “anlamsızlık çukuru” ya da dipsiz bir uçurum düşeyliğiyle. Şiir ise bu “anlamsızlık çukuru”na atılmış sözcüklerden oluşuyor. Dolayısıyla şiir, Schopenhaur felsefesindeki gibi hayati “ıstırap”a çeviren bir iz olarak düşer, bu çukura. Varoluşcu felsefelere de “iç daraltan” bir bunaltı kaynağı olur sözcükler. Çünkü şiir, bir intihar YARIK’ıdır. “Ben/Şair”i ve onun biricikliğini içten içe kemirir. Şiir, şaire asla kendisi olmadığını ve kendisine ait kalamayacağını fısıldar. Dahası yalnızca hayali bir fısıltı değil, aynı zamanda insanin kendi biyo/fizik aygıtında bir trajedi izler gibi izlediği entropik çürümeyle kuvveden fiile çıkan somut bir infaz sürecidir. Bu yönüyle Slavuj Zizek’in psikanaliz merkezli terimiyle söylersek,”travmatik bir yarık”tır şiir. Çünkü şairinden de bağımsız, kendi içinde (içerden) olumsuzlanışıyla ortaya çıkmıştır. Bu içsel olumsuzlama (ya da bu travma yarığı ve bu boşluk/uçurum imgesi) her insanın kendi benliğinde saklı bir anı gibi taşımak zorunda olduğu bir semptomdur (çünkü şair de dahil semptomsuz “ben/insan” yoktur)…

Şiir geleceğe ait bir ‘anı’dır. Onu ancak geleceği anımsar gibi tasavvur edebilir insan öznesi / okuyucu. Anımsadığı tek şey ise artık anımsayamayacağıdır. Bu durum özne teorisinin labirentlerine girmeksizin, basit bir kurguyla da anlatılabilir. Bilindiği gibi, Lacan’ın psikanalizde ayna evresi, “ben”in / şairin / ego’nun oluşumunda önemli bir yer tutar. Buna göre ayna karşısındaki çocuk, aynadaki yansımalı sureti içerisinde kendini tanıyarak, kendini hayali tarzda ‘birleşmiş bir bütün’ olarak görür (R.Coward, J. Ellis, Dil ve Maddecilik). Dolayısıyla ayna çocuğun hayali yankıyla kendine döndüğü, kendiyle özdeşleştiği bir yanılsama aygıtıdır. Oysa bu aynanın negatif bir kopyasını tasarladığımızda durum tersine döner. Bu anti-ayna bir çözelti aynasıdır. Gizil bir YARIK’tan ve onda simgeleşen  emici bir boşluktan oluşur. Hatta bu boşluğu, ayna camının sonsuz küçük parçacıklara ayrılarak tozlaştığı bir ayna çölü olarak da düşünebiliriz. Dolayısıyla ayna nefatifine bakan çocuk/şair orada, kendini değil kendinin inkarını izler. Çünkü izlenen bir intihar skecidir. Kendi yokluğunun hayali bir fotoğrafıdır. Bu skecte aynadaki boşluğa bir yılan gibi sessizce aktığını ve kaybolduğunu görur.Şiir, çözelti aynasına bir yılan gibi akıtılan söz’dür. Kendi içinde taşıdığını hemen yokedebilecek potansiyele sahiptir O… Bu bilincin / şiirin, bilincsiz varlik / okuyucu tarafindan emilmesidir. Karşısına geçen ‘her şey’i, ‘hiç bir şey’e çeviren hunhar bir mütercimdir sözkonusu olan anti-ayna. Dolayısıyla ayna karşısındaki kişi nasıl kendisini yansıyamaz ise şiir karşısındaki okuyucu ya da hatta şairin kendisi bile kendine yansıyamaz. Yansısa bile kendini olumsuzlayan ve Freud’un “ölümü özleyen hayvan” dediği güdüsel bir yabancı imgesiyle yansır. Çünkü şiir ölümsüz, şair/kişi ölümlüdür. Çünkü imge, bilince karşı bilinçsiz nesnelliğin yabanıl ironi ve protestosunu temsil eder. Ama tüm benliği sarsan, kaosa sürükleyen bir protestodur imge. Bu an’dan başlayarak insan, bilincsiz-refleks bir tepkiyle kendine döne/yansıya-bileceği mekanizmaları yaratarak, benliğinde açılan YARIK’ı kapatmaya yönelir. Zizek’in Freud gibi ele aldığı “ölüm güdüsü” tanımını izleyerek söyleyecek olursak, en dar anlamıyla şair, şiiri mevcut dengesizliği, bu travmatik YARIK’ı, bu radikal uzlaşmazlığı (antogonizmayi) islah etmeye-yönlendirmeye ve sınırlamaya çalışan bir tepki-formasyonu tarzında geliştirir. Örneğin, “ben/şair”, eğer bir benzetme yaparsak, tıpkı bilinç dışında her ‘şey’i paranteze alan Husserl’in fenomenolojik ayracında olduğu gibi kendi varlığını paranteze alarak, bilincin / imgelemin derinliklerinde felsefi bir iç sürgüne yolalır. Bu “ben/şair”in intifadasıdır. Psikiyatrik anlamda şizofrenidir bu. Felsefe tarihi itibariyle de, derin düşünüşe dayalı filozofça bir trans konumunun sergilenmesidir. Şair belki de bu nedenle “söz/imgefilozofu”dur. Ama sonuçta intifada halindeki “ben/şair” aradığı fani / geçici / ölümlü “ben/şair”e karşı kalıcı ve/ya da Fichte’ci bir aşkın “ben/şair”idir. Saf ve arınmış bir bilinçtir. Mutlak ve ölümsüz olandır. Bu mutlak’a ulaştığı ya da ulaştığını sandığı noktada “ben/şair” Spinoza’nın “katıksız mutluluk” dediği “ebedi ve sonsuz şey”in sevgisiyle “her türlü acıdan” arınır. Çünkü salt kendine, kendi anlamına, yani şiire kavuşmuştur artık. Kapalı bir anlam sistemine dönüşmüştür. Semptomsuzdur. YARIK’sızdır. Çünkü şair, yazdığı her şiirde biraz kendine kıymıştır. Kendine kıyarak, Descartes-Hegel tipi bir ölümü yaşamıştır. Öyle ki, Hegel, “sonsuz sabır ve çalışma gerektiren felsefi ic düşünme” ile bir “sabırsızlık göstergesi” olarak nitelendirdiği “dinsel imam, romaneks aşk ve intihar” arasındaki ilişkiyi, “mutlak olan”a giden yol üzerinde bir farklılaşma olarak kuruyordu. Böyle simgelenen bir ruh hali filmin son sahnesinde kendini zehirleyerek öldüren Kleopatra’nın son nefesinde söylediği sözlerde de kendini gösterir: “Yaşam bir başkasının rüyasidir. Artik kendi rüyamı görmeye başlayabilirim!..” Şiiri doğurarak kendini öldüren şair, belki de hiç bir zaman kendi rüya’sını göremeyecek.

Dolayısıyla şairin, şiiri doğurarak bir anlamda intiharını, ölümün yolaçtığı kendine donuşsuzluk kabusuna kar$i, “ben”ligi kendine yansitan bir kulturel faliyetin son derece i$levsel bir terapisi olarak da düşünebiliriz. Çünkü, şairin benliğindeki travmatik YARIK, şeffaf bir “zar” olan şiir ile kaplanmıştır. Ve şair, şiiri kendi içinden dışarı saldığı an’da “zar” da yırtılmış olur. Zar yırtıldığı için “ben/şair” de okuyucu gözünde sabit bir anlam matrisine yerleşmiş olur. Eski Mısır firavunlarının kendileri için yaptırdığı o görkemli mezarları -ölümsüzlük mabetlerini!- bu bütünlüğü / sabiti ve/ya ego-bekaretini simgeleyen bu “zar”ı muhafazaya yönelik kültürel stres-imgeleri olarak da düşünmek mümkün. Büyük bir iç-huzuruyla şairinden bağımsızlaşan şiir’e dair; Ruslar’ın “içsel konuşma” dediği dille şunu söylemek de mümkün: “Ben- solus ipse”yim (yalnizca kendim’im). Bağımsızlaşmış şiir ise belki şairin bilincindeki halini şöyle tanimlayabilir: Salvador Dali’nin nostaljik bir hisle “ana rahmi” için söylediği gibi, “harika, sıcak, tanımlanamaz bir cennetti oras”… Ancak, hayat “aşk”, “ibadet”, “feragat”, az-biraz “haz” ya da Kant’çı bir görev ve ahlak duygusuyla ifade edilen bir borç-ödeme operasyonu ise şair, bilinçli bir özne olarak, şiiriyle ödeyen değil midir borcunu?

Eğer yetenekliyseniz, karizmatik bir ben-fazlası üreterek müşfik bir zat olarak tarihe geçersiniz. Yok eğer olmazsa, muhtelif özne teorilerinden “konum/işlev” katoloğunda size bahşedilen mazbut yere yerleşerek ortalama yurttaş olursunuz. Yok eğer bu da olmazsa, “siz bir araz/lezyon/sunuz” -malesef heba olursunuz. Bu “ben”in cebri tahsilidir. Şair, bu toplumsal nosyonların / muftelif özne teorilerinin hepsini reddettiği için kendi arazını, kendi heba oluşunu / edilişini yüklendiği sözcükleriyle savurur hayatın yüzüne. Çünkü, söz konusu YARIK, aslında hep oradadır. Yani “ben” denilen bulmacanın sisli, puslu ve nevroz-pası derinliklerindedir. O kültürel bir peçe ya da hayali bir “zar”la / şiirle kapansa da asla yok olmaz. Şair bu YARIK’ın kapanmayacağının bir kez farkına varmıştır ve asla asla iflah olmaz. Şair, şiiriyle devamlı bu YARIK’ı kapamaya çalışır. Karmaşık da olsa, “ben/şair”in anlamı işte bu anlam atlasındaki yitişte saklıdır. Çünkü, nesnel, öznel olanı  çalarak kaybolur, şiir de şairi çalarak var eder kendini okuyucu nezninde. Bu yüzden söz konusu yitiş süreci dışavuruşsal nesnel bir düzenle sistemleşmiştir ve eksi (-) değer taşıyan bir negatif ‘artık’ üretir. “Ben/şair”in kültürel bir nesne olarak biriktirdiği, aslında eksiliştir. Şair, yazdığı her şiir’de kendisini biraz daha eksiltendir. Unutulmayı anımsama formuna dönüştüren bir eksiliştir bu. Durmadan kendini yenileme ve aşma kaygısıyla cebelleşen bir ömürdür onun hayatı. Böylece söz konusu YARIK, “ben/şair”in hem nesnesi / nedeni, hem de kabusu / arzusu’dur.

Sonuç, elbette, patalojiktir. Önce benmerkezci (egosantrik) bir “iç”e çöküntünün eşlik ettiği bir iç-terörle biricikleşmeye (‘total’leşmeye) yönelen “ben/şair”, sonuçta giderek “rasyonel” bir infilak sistemi niteliği kazanır. Şiir de bu infilak sisteminin içine doğar. Çünkü kural değişmez, entropi – bozunum – kaos kapalı sistemlere mahsustur. Mutlak’ı, sabit’i, kapalı’yı ve sonsuz’u arzulayan sistemlerin saati hep çıldırmaya ayarlıdır. Şair, bu çıldırmaya ayarlı saat’in bütün tik-taklarını o YARIK’ın acısıyla yaşar. O saat’in her saniyesinin içindedir. Paradoksal görünse de, aslında bir “kurtuluş” (emansipasyon) aralığıdır bu YARIK aynı zamanda. YARIK, “ben/şair”e özgürleşebilme ya da kendini olumsuzlayarak, kendinden çıkabilme olanağı sunar. Tarihi düşünürsek eğer, devrim(ler)in nesnesi de bu YARIK değil midir zaten? Devrimler gizil ve tarih tarafından kodlanmış olan bu YARIK’ı deşifre eden bozucu köstebeklerdir. Çünkü tarih hep kendi çatlaklarından sızarak ilerler ya da bu çatlakları gizleyerek gecikir. İnsan öznesi ve/ya şair ya da şiir, bu YARIK’tan çıkabildiği ölçüde pozitif bir ‘ARTIK’ üretmeye başlayabilir ancak. Bu ‘ARTIK’ ise tarih/mekan ve uzay/zaman koordinatlarında yeralan özne/nesne ilişkilerinin farklılaşma çizgilerinin derinleştiği bir ‘KAYMA’ süreci esnasında ortaya çıkar (tüm tarih böylesi bir KAYMA sürecidir.) Bu KAYMA sembolik bir örnekle, bir boğa güreşindeki matador/şair (özne) ve öfkeli bir boğa/şiir (nesne) arasındaki ilişkide de gözlemlenebilir. Matador ve Boğa arasındaki gerilimli uzaklık gizil bir YARIK’ı simgeler. Boğa saldırıya geçtiği anda KAYMA olasılık fonksiyonlarıyla dalgalanan helozonik bir girdap halinde başlar ve YARIK hızla açılır. Boynuzlarını matador’a değil ama boşluğa ve onun yanılsamasını temsil eden kırmızı pelerine geçirdigi ‘an’da Boğa YARIK’a düşerek Matador da YARIK’tan çıkarak ‘kendine’ döner. Ama bir farkla: Boğa kendine değil, kaybettiği şey’e döner. Bu bir negatif  ARTIK’tır. Matador ise semiyotik karşılığı “OLEY” olan bir geleceğe döner. Bu da bir pozitif ARTIK’tır. Bir praksistir, praksisin ürünüdür. Son bir şey söylemem gerekiyorsa, yukarıdaki Matador ve Boğa örneği bir şiir üretimimin sancılı sürecidir. Elbette HAYAT’ın anlamını kendisine göre tarif edebileceğimiz mutlak, a prori ve evrensel bir ön-ilke yoktur. Ama HAYAT’ı hoş ve anlamlı kılabilecek tek şey belki de bu ‘ARTIK’tır, bu artığın estetiğidir. Ve asla son ‘ARTIK’ yoktur. O halde, yazılan her şiir bir “OLEY”dir.

“OLEY”, ey şair…

 

Bayram BALCI

Kategoriler
Kültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Knut Hamsun’un Açlığı

    Knut Hamsun’un Açlığı

    Aşktan söz açılmayagörsün, sıkça, erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiği söylenir. Eğer 20. yüzyıl düşüncesine göre ev ödevinizi iyi yapmışsanız, onun beynine de ulaşabilirsiniz. Yüksek varoluşçuluğun ana simgesi sayılan...
  • Kürk Mantolu Madonna Sabahattin Ali

    Kürk Mantolu Madonna

    Yaşamın günlük akışı içinde gördüğümüz, karşılaştığımız insanların sıradan bir yaşamları olduğunu düşünürüz. Onları biraz yakından tanımaya başladığımızda ise yanıldığımızı anlarız. Öyle ki, her insanın yaşamı gerçekten bir romana ya...
  • Murathan Mungan

    Şiir mi, Öykü mü, Lirik Bir Metin mi?

    “Yanlız Bir Opera” (YBO), Murathan Mungan’ın (MM) yaygın olarak okunan şiirlerinden bir tanesidir. Ancak bir şiirin yaygın olarak okunması, beğeniliyor olması, YBO’nın MM’nin iyi şiirlerinden biri olduğu anlamına gelmiyor....
  • Sylvia Plath

    HS ya da SYLVIA PLATH

    “Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuz da sürekli olarak değişir, akar, erir. Yaşam bu andır. Geçip gittiğinde, ölüdür artık. Ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız, ölü olana göre yargılamak...