Aziz Attila İlhan’a, Duyar Mutlaka Diye Behçet Necatigil’e, Hüznün İncesazı Selim İleri’ye ve Can Bahadır Yüce’ye Açık Mektup

Ben her şeyden önce edep ile ilgili olduğunu düşündüm edebiyatın. Kelimeye, eklerine ve köklerine meraklı arkadaşlar araştırdığında görecekler böyle olduğunu zaten. Sanatın, şiirin, son günlerde duyduklarım gibi “bir dünya...
Aziz Attila İlhan’a, Duyar Mutlaka Diye Behçet Necatigil’e, Hüznün İncesazı Selim İleri’ye ve Can Bahadır Yüce’ye Açık Mektup

Ben her şeyden önce edep ile ilgili olduğunu düşündüm edebiyatın. Kelimeye, eklerine ve köklerine meraklı arkadaşlar araştırdığında görecekler böyle olduğunu zaten.

Sanatın, şiirin, son günlerde duyduklarım gibi “bir dünya görüşü” değil, bir yaşama şekli olduğunu çizgi yaptım kendime, ve bu çizginin beni nereye götüreceğini bilmeden ama onun izinden yürümeyi severek yürüdüm. “Büyük şair olmanın çırakları, Ece Ayhan mektebinden geçerek öğrendik…” diyen kör dinlemesi sesi yankılanıyor kulağımda Murathan Mungan’ın.

Selim İleri’nin Kırık İnceliklerin Şairi Behçet Necatigil diye bir kitabı var. Necatigil üstadın şiirlerini incelemiş. Dostlukların Son Günü adlı kitabının arka kapağına Selim İleri adlı “gencin” ne kadar iyi bir yazar olduğunu yazan ustasına ödemiş böylece vefa borcunu.

Selim İleri ne zaman küçücük incelikleri özlese Necatigil ustayı okuduğundan bahsediyor. Dostlukların Son Günü de yine o zamanların incelikli ama bir o kadar da hırçın, serüven düşkünü ince dudaklı şairi Attilâ İlhan tarafından destek görerek yayınlanıyor Bilgi Yayınevi’nden, o güzelim hanımelili kapağıyla. Genç bir öykücünün hüzünlü bir arka kapak fotoğrafı.

Bu bir kitap tanıtımı yazısı değil, doğru. Anlatmak istediklerimi anlatmak için kendime ve anlamanız için size gereken malzemeyi sundum sanırım.

Yazımın bundan sonraki kısmına mümkün olduğunca az isim vererek devam edeceğim. Bu isim vermeme öğüdü, genç şairlere öğüt vermeyi çok seven bir “hoca”ya ait. Aman, birine kazayla falan “hoca” demeyin sanat yapacaksanız, hemen bülbül misali başlar şakımaya.

Attilâ İlhan usta, son dönemde eski mektuplarını yayınladı. Yıllarca kocaman emekler ve özenler tüketerek biriktirilmiş mektuplardı bunlar. Neden yaptı böyle bir şeyi sizce?

Sanırım ben biliyorum. O kitapta Selim İleri’nin “Aziz Attilâ Abi” diye başlayan bir dolu mektubu var. Aynı şekilde, başka bir şairin de, aziz kılmasa da yine saygıyla ve gençliğin verdiği inançlı heyecanlarla dolu mektupları da. Benimsediği bir şaire, yolda yeni yürümeye başlarken karşılaştığı sorunları yazmışlar gençler. Kötü bir şeyler yok bunda.

Ben edebiyatı hep böyle bir usta çırak ilişkisi olarak gördüm. Usta derken karşındaki adamı idolleştirmeyi, salt eleştirilemez bir yere koymayı değil, o çekilecek çizgiye yardımı olması açısından kağıdımıza cetvelini koyma beceresinden bahsediyorum.

Attilâ İlhan yaşlanınca, işte o genç şair de o zaman ki Attilâ İlhan yaşına geliyor. Birçok sular akıyor köprülerden, aynı köprülerden geçen düğün arabalarındaki yeni evli çiftlerin çocukları büyüyor. Zaman değişiyor, küreselleşiyor. Okuyucular değişiyor. Ve bu şair bir demeç vererek Attilâ İlhan’ın kötü şeyler yaptığını ve kötü şeyler yaptığını bilecek denli de zeki bir adam olduğunu söylüyor. Her şeyden önce onun bu ülkede her şeyden konuşabilecek bir aydın olduğunu farkedemiyor sanırım. Sanatta ya da belki bir çok dalda, kimsenin üstüne basarak yükselenemeyeceğini bilen ve zaten böyle bir yüksekliğe ihtiyacı olmadığını düşündüğümüz saygın bir kişi de olabilir bu şair. Ne demeli, “yazlık sinemadan sonra unuttuğumuz bir şeydi vefa…”

Aynı örnek, büyüklerden öte kendi kuşağımın şairlerinde de var. Dergi kapıları bizlere kapanırken, bir çok kişiye de askılı pantalonlarıyla poz verme olanağı sunuluyor. Terbiyeli çocuk, mütevazi adam, iyi şair. Hani belki ailenizin şairi bile denebilir. Yaşamını Milliyet Sanat Dergisi’ninin “biyografik” açıdan Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya benzettiği Can Bahadır Yüce, geldiği yerin farkında mı bilmiyorum ama kendi şiirlerini tanımlarken “Behçet Necatigil şiiriyle yaşıt” kelimelerini kullanıyor. Tabii kelimeler hepimizin, kullanmak serbest, bir diyeceğimiz yok, kimbilir Selim Abi okuduysa ne demiştir bu kelimelere.

Adı bende saklı bir derginin bana yukarıdaki öğüdü veren “hoca” şairi, benle röportaj yapacağını söyledi, bütün gün onun soracaklarına verecağim yanıtları düşündüm -edebiyat benim için aşktır her şeyden önce-, akşam bir kahvede buluştuk, “bu dediğim konular hakkında düşündüklerini bana yaz getir,” dedi. Şaşırdım. Yazdım götürdüm. Yayınlanmadı. Ben o derginin yetklilerinden biriyle ile ilgili bir laf etmişim şiirpostası grubumuzda, onlar da kızmışlar bana, yayınlamamışlar. Üzülmedim açıkçası. Ayrıca bir terbiyesizlik ettiğimi sanmıyorum, ben sadece yukarıda adı geçen şair ile bir olay yaşayan o dergi editörünün diyaloğunu yazmıştım, zekiceydi çünkü olay. Fakat öğütçü “hoca” şair abimiz tarafından kibarca eleştirildim. Orada bir daha beni yayınlamayacaklarını söyledi. Tamam dedim. Genç şairlerin her zaman yanında olmak lazım tabii.

Geçenlerde bir yerde bir söyleşide, eskiden şiir gecelerinde şiir okurken –ki bir barda şiir gecesi olması artık komik geliyor bana- titrek sesi alkollü şair bozuntularının naralarıyla kesilen bir gencin kırgınlığından bahsediyordum, arka sıralardan yine “hoca” olan ve bir de hocalığının yanına şiirlerinde rusça isimler kullanacak kadar abartılı bir “toplumcu” etiketi yapıştırılmış bir adam, böğürdü. Nedense böğüreceği iki kelimeyi bile kağıda yazmıştı, ben tüm söyleşide doğaçlama konuştum oysa. Attila İlhan’dan bahsetmiş olmama rağmen, ortaokuldan beri Nazım Hikmet okumama rağmen, toplumcu olmadığım ve şiir alt yapım olmadığı için eziklik duyduğum sanısıyla suçlandım. “Enver Gökçe okumamışsın,” dedi. Doğru, sevmedim okumadım. Her şeyi sevmeli miyim kabul görmek için.

Bir genç yazar kabul görmek için ne yapmalı Selim abi,
şiirlerim Behçet Necatigil ile yaşıt değilse,
her şairi okumak gerekir ama sevmek gerekmezse,
ne yapmalı Attilâ Abi.

Ne yapayım…

 

Onur CAYMAZ

Kategoriler
EdebiyatKültür&Sanat
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular