Ateş düştüğü yerleri yakıyor: Af ve affedilme hakkında düşünceler

Affın affedilenler üzerinde ve affedilen suçluların kurbanlarının yakınları üzerindeki psikolojik etkileri nedir diye sorulduğunda…. “Affa karşı” ya da “aftan yana” diye adlandırılabilecek bir “psikolojik uzman görüşü” belirtmek bence mümkün...
Af ve affedilme
Yankı Yazgan

Prof. Dr. Yankı Yazgan

Affın affedilenler üzerinde ve affedilen suçluların kurbanlarının yakınları üzerindeki psikolojik etkileri nedir diye sorulduğunda…. “Affa karşı” ya da “aftan yana” diye adlandırılabilecek bir “psikolojik uzman görüşü” belirtmek bence mümkün değil. Siyasi ve hukuki bir karara kılavuzluk edecek bazı gözlem ve genellemeler ise işe yarayabilir.

Çarşamba gecesi bir TV haber programında (Dönence/ATV), bu soru bana sorulduğunda kısmen ifade etmeye çalıştığım ruh sağlığı perspektifini, TV’da yanlış anlaşılma ihtimallerine karşılık, bir kez de yazıya dökmek istedim.

Af tartışmaları sürüp giderken, demagojiye ve duyguların istismarına çok açık olan bu konuda kafalarımız karışmakla meşgul. Affa karşı ya da taraftar olsanız bile, durumun aslında çok başka olduğunun farkında olmalıyız.

Suç işlemeyi kolaylaştıran bir sistem. Ülkemizde toplumsal hayatın dağınık, kuralsız ve belirsiz yapısı, zaman zaman zorbalıkla bu dağınıklığı “disipline” etme çabaları ile bir araya geldiğinde suça davet çıkartan, suç işlemeyi kolaylaştıran bir “ortam” oluşturuyor. Hemen kısaca söylersek, suçun iyi tanımlanmamış olması, evrensel ölçülere göre suç olması düşünülemeyecek şeylerin suç sayılması, suç ve ceza arasında orantısız ilişkiler olması, cezaların uygulanışındaki ölçüsüzlükler gibi zemini kayganlaştıran etmenler kafaları karıştırıyor.

Canımızın değeri yok. İnsan canına ve onuruna yönelik suçlar ile başka tip suçlar arasındaki dengenin pek gözetilmediği koşullarda, kendimize, hayatımıza, onurumuza, bunu korumakla yükümlü kişiler ve kurumlarca hiç değer verilmediğini görmek, siyasi görüşlerimizden bağımsız olarak bizi derinden incitmiyor mu?

Belirsizliği otoriterlikle dağıtmak. Üstelik, kaos ve belirsizliği bahane ederek, onu toparlayıcı adımlar atmak yerine, o belirsizliği muhafaza edici otoriter önlemler almak klasik idare anlayışı ise, başta geleceğimiz olmak üzere her şeye güvenini yitiren kişilere dönüştüğümüz izlenimindeyim. Bu ruh halinin kendimiz, yakın ve uzak çevremiz üzerindeki “yıkıcı” etkilerini görüyor ya da tahayyül edebiliyoruz. O dehşetimizi arttırıyor, çaresiz çaresiz bakınıyoruz sağa-sola.

Keyfi yönetim. Kuralların ve yasaların keyfe göre uygulandığı, bireylerin kendi hayatları üstündeki kontrollerinin sınırlı olduğu ve “durumun vaziyete göre değiştiği” bu ortamda, “somut şartların somut tahlilini” iyi yapamayanlar, suç işleyip cezalandırılanların çoğunluğunu oluşturmaktalar.

Onların suç işlemeye yatkın bireyler olarak serpilmelerini sağlayan, bir kısmımızı da belki bir süre için küçük çaplı suçlara ortak edip, sonra da suç işlenmesine itiraz edemeyecek hâle sokanlar kimler ki? Suçu belirsiz kılmak, sağa sola çekilebilir suç ve ceza tarifleri yapmak da, suça teşvik edici bir tavır değil midir?

Adalet var mı? Toplumda bir âdâlet olmadığı duygusunu ailemizin içinde ya da okullarımızda hep hissederek büyümüşsek, işlediğimiz suçların cezalandırılıp cezalandırılmayacağı, gerçekten affedilmemize değil de, birilerinin ikna edilmesine bağlı ise, suç kolay ve kaçınılmaz olur.

Âdil bir düzene ihtiyaç duyan çoğunluk, âdâletin, kendisi dışındaki herkese tam uygulanmasını beklemeyi “normal” bulmaya başlar. Affın meydana çıktığı koşullar, affa uğrayan ile affetmeyenin birbirinden kopuk ve birbirine karşı olduğu, ama affedenin hepsinin üstünde yer aldığı, suça teşvik edici ve suçu kolaylaştırıcı toplumsal-hukuksal yapı gibi gözüküyor bana.

Af mağdurları olarak anılan bir grup evlât ya da anne-babaya bir kesim sempatiyle, bir kesim ise öfke ile bakmakta. Onların söyledikleri basit: “Kim, kimi, kim adına ve ne hakla affediyor?”

Hakikaten, ortada bir af dileyen olmadığında, affetme (ya da affetmeme) pozisyonundaki bu insanların birisini affetmesi söz konusu olabilir mi? Affetmek, bağışlamak, karşılıklı bir insan ilişkisini, taraflar arasında bir müzakereyi ve onun sonunda varılan bir tür birbirini anlamayı ve uzlaşmayı ifade eder. Bunun dışında, “affet gitsin” mantığıyla affedilmiş bir kişi, kendisini ne kadar affedilmiş hissedecektir?

Pişmanlık olmadan affedilmek olabilir mi? Profesyonel suçlular dışındaki “kader kurbanı” olarak yorumlanabilecek durumdaki kişilere gerçek bir pişmanlık ve af dileme fırsatı tanımadan tanınan cezasızlık, kesinlikle, uzun vadede onlar için hakedilmemiş bir ceza olacaktır. Oportünistçe düşünmeyip de, “ben böyle affedilmeyi reddediyorum”, diyenler olacağını beklemiyorum, elbette. Ama insan ruhu böyle bir durumu, “aslında affedilmemişliğini” kendisine hatırlatacak toplumsal tepkileri de eklediğinizde, yine de bir ceza olarak algılayacaktır. Dışarıda olanlar için toplumsal adalet duygusunu derinden incitmesi ise cabası… Ateş ise, düştüğü yeri ise kül edecektir, iyice.

Kategoriler
PsikiyatristSağlık
Prof. Dr. Yankı Yazgan (Psikiyatrist)

Prof. Dr. Yankı Yazgan, içinde kendinizi de bulacağınız yazılarıyla sizlerle...
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • DEMOKRASİ, BARIŞ, ADALET, ÖZGÜRLÜK_1

    Hem Çok Yakın, Hem Çok Uzak

    Renksiz dünyamızın rengidir umut. Yaşananları kabul edilebilir kılar. Umut edilene doğru yürümek ise yürek ister, yürekli insanlar ister. Bu nedenle umut, peşinden gitmekten yorulmadığımız, ama hiçbir zaman yakalayamayacağımızdan korktuğumuz...