Ateş Düştüğü Yeri ´Gerçekten´ Yakar

Bülent KORKMAZ / Barcelona Bu yazının, üç kuruşluk futbol maçları sonrası saatlerce süren akla zarar muhabbetler misali, çoğu kerameti kendinden menkul ‘uzman’, ‘stratejist’, ‘terörsel fal bakıcı’, ‘komplo teorisyeni’ ve...

Bülent KORKMAZ / Barcelona

Bu yazının, üç kuruşluk futbol maçları sonrası saatlerce süren akla zarar muhabbetler misali, çoğu kerameti kendinden menkul ‘uzman’, ‘stratejist’, ‘terörsel fal bakıcı’, ‘komplo teorisyeni’ ve diğer sıfatı bol şahsiyetlerin değindiği “Şöyle oldu da böyle oldu; şu yapmışsa bu amaçla yapmıştır; buna yaptırılmışsa şunlar yaptırmıştır” diye başlayan ahkam kesici bir yazı olacağını sanıyorsanız; yanılıyorsunuz.

Aslında bu yazının nasıl olacağını, yazarı kendisi de bilmiyor. Çünkü, bir hafta içerisinde gerçekleşen barbarlıkları izah edecek fikir bir yana tek bir sözcük bulamıyor.

17 Ağustos depreminden birkaç ay sonra, İstanbul’dan Ankara’ya seyahat ediyorum. Deprem bölgesinde yaşamadığım için o felaketi herkes gibi televizyon ekranlarından izlemiş ve giden canlara çok üzülmüştüm. Depremde birinci dereceden tanıdığım bir arkadaşım veya yakınımı kaybetmemiştim ama, bu kahrolmama engel değildi ki. Felaketleri kanıksadığımızdan mı, ölümleri, yok olmaları televizyon ekranından izlemenin insanda tuhaf bir algılama yetmezliği yarattığından mı bilemiyorum, o seyahatim gerçekleşene kadar 17 Ağustos’un anlamını kavrayamadığımı o anda, terk edilmiş, bomboş evlerin yanındaki deprem çadırlarını görünce anladım. Ne ürküntü verici, ne korkunç görüntüydü! Ne perişanlıktı, ne zavallılık, ne acizlik!

İnsanlar, yitip gitmiş, bitmiş, her şeylerini kaybetmiş insanlar; birkaç ay öncesine kadar sıcak yuvalarında kuru fasulye pilav yediklerinde tanrılarına defalarca şükreden, evlatlarına, eşlerine, kardeşlerine sevgiyle, tutkuyla, özlemle sarılan insanlar birkaç dakikalık depremle perişan olmuşlardı.

İşte o anda, deprem bölgesinden arabayla geçerken anlamıştım ki, burada deprem olmuş, burada insanlar mahvolmuş, perişan olmuş…

Üstelik, çadırlarda kalan insanların bir tekiyle bile konuşmadan, bir tekine bile dokunmadan. Terk edilmiş evler ve çadırların korkunç görüntüsü yetmişti.

*******

Yıl 2003, aylardan Kasım, kanlı Kasım, yine felaketten ve günahım kadar sevmediğim, yolum düşmeyesice İstanbul’dan uzaktayım. Açıkçası, haber Internet sitelerine düştüğünde bu kadar büyük boyutta saldırı olacağını beklemiyordum. Olsa olsa, bir bomba patlamıştır, diyordum. Ne büyük yanılgı? Televizyonların başına çakılıyorum, izliyorum, dinliyorum, İstanbul’daki arkadaşları arıyorum, iyi olup olmadıklarını soruyorum. Bebelere, gençlere, yaşlılara, kadınlara, erkeklere, kimlikleri saptanamayanlara yanıyorum. Internet sitelerinden yaralıların isimlerine kadar bakıyorum; acaba okuldan, askerden, akrabadan, konu komşudan tanıdık biri var mıdır diye. Yok ama, neyi değiştirir ki?

Ateş düştüğü yeri cayır cayır yakıyor.

Ölümden öte rezillik, yaşamdan güzel bir şey yok.

Şimdi bu zavallılar bayram, yılbaşı kutlayacaklar, yaşama yeniden dört elle sarılacaklar öyle mi?

Ne mümkün?

Gözlerim doluyor, kendimi yaşamlarını yitiren insanların, onların yakınlarının yerine koymaya çalışıyorum. Ölen insanlar, sizden bizden farkı olmayanlar. Yüzde yüzü bir yaşam mücadelesinin içerisinde yola koyulmuş; ya akşam çocuklarına nasıl ekmek götüreceğini düşünüyor, ya yaklaşan bayramı ve bayram alışverişini, ya okulda fizik sınavını nasıl vereceğini, ya sevgilisini, ya uzaklardaki anne-babasını, ya da evden çıkarken bir şey unutup unutmadığını…

Sonra korkunç bir gürültü, toz-duman ve ölüm.

Kahretsin, tek kelimeyle kahretsin…

Şimdi bunları yapan insanlar ne kadar mutlulardır kim bilir? Kutsal ve yüce amaçlarına ulaştılar. Benzetmek gibi olmasın, babasının alnındaki sineği tüfekle vurup, “Bir sizden, bir bizden” diyen fıkra Laz’ı hesabı da olsa, aziz mübarek ayda aziz ve mübarek (!) amaçlarına ulaştılar.

“Bunlar, insan değildir, olamaz, onlara insan deme” diyenlere/diyecek olanlara “Hayır, yanılıyorsunuz. Bunlar, insan” karşılığıyla ısrar ediyorum.

Evet, bu insan. Bunu yapanlar insan. Yeryüzünün en lüzumsuz varlığı, mübarekler mübareği, kutsallar kutsalı, güzeller güzeli Doğa Ana’nın ihtiyaç duymadığı ne karnı, ne gözü, ne başka bir organı doyan insan… Bencil, tamahkar, aptal, geri zekalı, bağnaz, barbar, aklı fikri gün yirmi dört saat başlarının ekmeğinde suyunda olan, paylaşım nedir bilmeyen-bilse de unutan, cahil, yalancı, sahtekar insan… Üç günlük dünya diye yüz bin tane yalan uydurup, hiç ölmeyecekmiş gibi her fırıldağı çeviren, bilim-sanat-kültür gibi güzel kavramları bile bozarak, çarpıtarak, kullanarak mutsuzluklara mutsuzluk katan insan…

Ademoğlu, sen bu dünyadan gitmeden, neslin kurumadan ne sen, ne de doğadaki başka bir canlı huzur bulacak.

Haberin olsun…

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • 17agustosmarmaradepremi

    Türkiye Demokrasi Takvimi: Depremden Sonra I

    İşte bir yıl geçip gidiverdi. “Zaman her şeyin ilacı” derler. Geçen bir yıl, çekilen acılara, yaşanan “şok”a ilaç olmadı, olamadı. Belki sadece bir “uyuşturucu ve unutturucu” etki yaptı. “İlaç”tan...