Asıl Okuyucuların İçinde Tel Koptu

Milliyet gazetesi yazarlarının geçtiğimiz haftasonu başbakanla yaptıkları özel röportaj siyasi iktidarla basın arasında aşılmaz duvarların aksine sımsıkı bir bağ olduğunu ortaya koyuyor. 17 Aralık sürecini anlatırken Başbakan’a “İçinizde bir...
Gazetecilik
yazar_Ceren Sözeri

CEREN SÖZERİ

Milliyet gazetesi yazarlarının geçtiğimiz haftasonu başbakanla yaptıkları özel röportaj siyasi iktidarla basın arasında aşılmaz duvarların aksine sımsıkı bir bağ olduğunu ortaya koyuyor. 17 Aralık sürecini anlatırken Başbakan’a “İçinizde bir tel koptu mu?” diye soran gazeteciler bu “anlayışlı” tavırlarının karşılığını fazlasıyla alıyorlar.

Fransa’nın saygın gazetesi Le Monde’un kurucusu Hubert Beuve-Mèry, “Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir,” der. Habere ulaşmak için temas şart ama mesafenizi koruyamazsanız güvenilirliğinizi zedelemeniz söz konusu. Milliyet gazetesi 29 ve 30 Nisan tarihlerinde yazarlarının başbakanla yaptığı özel röportaja geniş yer verirken bu temas ve mesafe dengesinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiş oluyor. İktidarın basın özgürlüğünü kısıtlamakla eleştirildiği, basının ise etik kurallara saygı göstermediği gerekçesiyle bizzat iktidar tarafından suçlandığı bir dönemde gerçekleşen bu röportaj, gündemdeki konuları aydınlatmak yerine gazetecilerin mesafeyi göz ardı eden, kendilerine gösterilen ilgi karşısında çocuklar gibi sevinen halleri nedeniyle okuyucuda hayal kırıklığı yaratıyor.

Yazarların köşelerinde serbestçe kaleme aldıkları yorumlarını dışarıda tutup sadece röportajın kendisine odaklanmamız halinde dahi mesafeyi boşverip bu denli yakın temastan hoşnut haberciliğin verdiği rahatsızlıktan kurtulamıyoruz.

İlgi, sevgi karşılıklı

Gazetenin ilk günkü (29 Nisan) manşeti “AB, karşılıklı milliyetçiliği tahrik ediyor”. Erdoğan’ın AB süreci, yükselen milliyetçilik, Ermenistan’la ilişkilere dair görüşlerini içeren röportajda Erdoğan’ın düşünceleri alt başlıklarla ayrılarak arka arkaya sıralanıyor. Bir konudan diğerine nasıl geçildiği tam anlaşılamasa da araya sıkıştırılan ve kimin sorduğu belli olmayan bazı sorular röportajın nasıl bir ortamda gerçekleştiğine dair ipuçları veriyor. Örneğin “17 Aralık’la ilgili olarak bir hayal kırıklığınız yok mu?” gibi duygu yüklü bir soruyu, AB sürecinde yaşanan zorluklar karşısında “İçinizde bir tel koptu mu?” sorusu izliyor. Konuyla ilgili bilgi almaktan çok başbakanın o zorlu süreci anlatıp rahatlaması isteniyor sanki.

Yine ilk gün verilen haberin ilerleyen bölümlerinde anlıyoruz ki yazarların bu anlayışlı, sevecen tutumu karşılıksız değil. Başbakanlık konutunda hazırlatılan kahvaltı sofrası, “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” atasözüne inat ballandıra ballandıra anlatılıyor: “…Yaklaşık 20 kişilik ceviz ağacından masanın üzerinde, kare kesimli işlemeli beyaz keten Amerikan servisler açılmış. Altın yaldızlı ayaklı bardaklarda portakal suyu, beyaz porselen fincanlarda çay servisi masaya oturduğumuzda hazırdı. Amerikan kahvaltısında kullanılan gevrek kâseleri; kavun içine yerleştirilen çileklerden oluşan meyve; küçük parçalar halinde krep, poğaça, tatlı ve simit; ayrıca kepekli ve beyaz ekmek tabağı, diğer tarafta bal, reçel ve kaymak tabakları duruyordu…”

Hattâ öyle ki, yazarların midesinin bozulabileceğinden endişe edildiği için sucuk, salam gibi sağlık riski taşıyan şarküteri ürünlerine dahi yer verilmeyen kahvaltı sonrasında fotoğraf çekimi için bahçeye çıkılıyor. Başbakan topuklu ayakkabıları nedeniyle Meral Tamer’in düşebileceğinden endişe ediyor. Yaptığı uyarının ardından Tamer’in ayağı takılınca, “Başbakanın uyarısını dinlemezseniz böyle olur,” diye takılmadan edemiyor.

Röportajın ikinci gününde manşet haberin başlığında Erdoğan’ın gazetecilere yönelik bir sitemi yer alıyor: “Her şeyimi sattırdınız”. Üst başlık ise “Tayyip Erdoğan’dan çok samimi açıklamalar” şeklinde verilmiş. Dünkü izlenimlerden sonra bu samimiyet şaşırtıcı değil.

Ayrıca yine ilk sayfadan öğrendiğimize (iç sayfada detayları da mevcut) ortam öyle samimi bir hale geliyor ki yazarlar başbakana kedisi Cansu’yla birlikte fotoğrafını çekmek istediklerini söylüyorlar, hattâ ısrar dahi ediyorlar ancak bir süre sonra Cansu’nun Hürriyet Gazetesi yazarı Fatih Altaylı’ya verildiği ortaya çıkıyor. Böylece bizler başbakanın gazetecilerden hiçbir şey esirgemediğini öğrenirken, Milliyet, Cansu’nun arşivdeki fotoğraflarıyla yetinmek zorunda kalıyor.

Gündeme ilişkin konuların bir önceki günle aynı üslupla aktarıldığı, başbakanın, Milliyet’in öncülük ettiği “Baba beni okula gönder” kampanyasına destek verdiğini sevinçle duyurduğu ikinci güne “Erdoğan ile Milliyet yazarları arasında ilginç diyaloglar” üstbaşlığı ile verilen “Sohbetin renkleri” haberi gölge düşürüyor.

Güneri Bey’in mağduriyetini başbakan önlüyor

Haber Başbakan’ın üç yazara yönelik “ilginç” sözlerini içeriyor. Birinci bölümün başlığı “Hasan Cemal’e”. Burada Erdoğan’ın Hasan Cemal’e geçmişle yüzleşme konusunda “dokundurduğu” belirtiliyor. Gençlerin farklı görüşlere tahammül edememesini eleştiren Erdoğan, “Biz de gençliğimizde neler yaptık, öyle değil mi Hasan Bey?” diyerek “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” adlı kitabın yazarı Hasan Cemal’e esprili şekilde dokunduruyor. Öyle ya bu samimiyetlerini gören geçmişte farklı düşünceler adına birbirlerine karşı mücadele ettiklerine, hattâ bugün birinin gazeteci diğerinin Başbakan olduğuna inanabilir mi?

İki numaralı ilginç diyaloğun muhatabı Güneri Civaoğlu. Habere göre sohbetin bir bölümünde hükümetin lüks tüketim ürünlerine ve bu çerçevede şaraba getirdiği vergi artışlarının yol açtığı tepkiler konuşuluyor. Sohbetin şaraba kayması üzerine masada, “Bu Ertuğrul Özkök’ün uzmanlık alanına giriyor,” esprisi yapılınca Erdoğan duruma müdahale edip, “Şarapta Güneri Bey Ertuğrul Bey’den geri mi ki? Ben biliyorum Güneri Bey’in ilgisini,” diyor. İçki içmeyen, muhafazakâr başbakanımızın gazetecilerin hangi içkileri daha çok sevdiklerine yönelik ilgisi okuyucu kadar Milliyet’in de takdirini kazanmış. Ancak onların gururlandıkları bir diğer konu da Milliyet Başyazarı Civaoğlu’nun şarap alanındaki gustosu açısından Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Özkök karşısında mağdur duruma düşmesinin bizzat Başbakan tarafından önlenmesi. Şaraba konan vergilerin ne olacağını öğrenemesek bile Başbakan’ın medyada olası bir savaşı böyle soğukkanlılıkla önlemesi hepimizin içine su serpmeye yetiyor.

Son bölüm Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’e ithaf edilmiş. “Hisselerimi sattırdınız” başlığı ile verilen habere göre Sedat Ergin Erdoğan’a hükümetin siyasi etik yasası çıkartıp çıkartmayacağını soruyor. Milletvekillerinin ticaretle uğraşmaya devam ettiğini belirten Ergin özel şirketlerindeki hisselerini sattığı için Erdoğan’ın durumunun farklı olduğunu söylerken Başbakan Ergin’in gözlerinin içine bakarak müdahale ediyor: “Sayenizde”.

Haberin sonuna geldiğimizde siyasi etik konusunda hassasiyetlerini takdir ettiğimiz gazetecilerin kendi meslek etikleri söz konusu olduğunda umursamaz davranmaları, siyasi iktidarla temas-mesafe dengesini bu denli yitirmeleri karşısında röportajı yapanların deyimiyle asıl biz okuyucuların içinde bir tel daha kopuyor.

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Keşke hamile olsaydı

    Keşke hamile olsaydı

    17 Yaşında bir genç kız karnında beliren büyük bir ur nedeniyle ameliyata alınmıştı. Ameliyat sırasında yumurtalıklardan köken alarak karın içini dolduran iri bir karpuz büyüklüğünde yaklaşık 15 Kg ağırlığında...
  • Bazen isteseniz de unutmayı erteleyemiyorsunuz

    Bazen isteseniz de unutmayı erteleyemiyorsunuz…

    Hekimlere bazen sorarlar; Hastalıklar ve hastalar ile iç içe geçen hayat sıkıntılı olmuyor mu? Hastalarınızın sorunlarından etkilenmeden bu işi nasıl sürdürebiliyorsunuz? Duygularınızı nasıl törpülüyorsunuz? Gerçekten de hastalıklarla mücadele için...
  • Sessizliğin gürültüsü

    Sessizliğin gürültüsü

    Genç kuşaklar, tıpkı Rönesans insanı gibi sessizliğe gömüldü. Genç kuşaklar, tıpkı Rönesans insanı gibi sessizliğe gömüldü. Bu internet sessizliği, ekran başından ayrılır ayrılmaz bitiyor. Acısını her yerde, her durumda...
  • İclal Aydın seksi

    Kendine Bakmak Bir Mesaidir…

    Yaz geldi geliyor derken, sonunda kapıyı çaldı. Hayatı benim gibi kahvaltı, akşam yemeği ve çay sofralarında daha çok sevenler için yılın o bir parça endişeli haftaları başladı yani.. Söyleşi...