Araplar Demokrasiyi Başaramadı: Dr. Soli Özel

Sınırımızda yaşanacak olası Irak savaşı nedeniyle hem Türkiye hem de Ortadoğu gergin günler yaşıyor. Patlamaya hazır bir bombaya dönen bölgeye demokrasi gelemiyor. Dr. Soli Özel, Arap dünyasının demokratikleşememesinin nedenlerini...
Araplar Demokrasiyi Başaramadı

Sınırımızda yaşanacak olası Irak savaşı nedeniyle hem Türkiye hem de Ortadoğu gergin günler yaşıyor.

Patlamaya hazır bir bombaya dönen bölgeye demokrasi gelemiyor. Dr. Soli Özel, Arap dünyasının demokratikleşememesinin nedenlerini anlattı.

soli özel

Soli Özel

ABD´nin Irak´ı vurup vurmayacağı, savaşın ne zaman başlayacağı yolundaki sorulara net bir yanıt vermek oldukça güç. Körfez Savaşı´ndan itibaren adeta patlamaya hazır bir bombaya dönüşen Ortadoğu, çıkan iç savaşlar, aşırı İslamcı örgütler nedeniyle zor günler yaşıyor. Hemen yanı başımızda yaşanan olumsuzluklar Türkiye´nin bölgede pozisyon almasını güçleştiriyor. Türkiye, sınırlarında yaşananlar nedeniyle ekonomik ve siyasal istikrarı bir türlü yakalayamıyor. Bu nedenle Ortadoğu coğrafyası içinde yer alan ülkelerin demokratikleşmesi, demokrasiyle yönetilmesi ilişkiler açısından Türkiye´yi de yakından ilgilendiriyor.

Petrol gelirleri nedeniyle kişi başına düşen milli gelirin 8 bin dolar civarında olduğu bu ülkelerde neden demokrasi yok? Arap ülkeleri demokrasiyi başarabildi mi? Başarısızlığın altında İsrail´in payı ne kadar büyük? Araplar küresel düzenle uyum yakalamayı istiyor mu? Gelecek 10 yılda Arap ülkeleri demokratik düzene geçebilir mi?

Altı çizilmesi gereken bu soruların yanıtlarını Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi, Ortadoğu uzmanı Dr. Soli Özel verdi. Soli Özel, kanayan Ortadoğu´nun durumunu özetlerken önemli açıklamalarda bulundu.

Arap ülkeleri demokrasiyi başarabildi mi?
Demokrasiyi başaramadılar; bu, zaten ortada olan bir durum. İrili ufaklı 22 Arap ülkesinden hiçbirinde klasik anlamda demokrasi diyebileceğimiz bir yönetim yok. Derece derece bu ülkelerdeki rejimler daha çok veya az siyasi liberalizme, siyasal çoğulculuğa çıkarlar. Kendilerini cumhuriyet diye tanımlayanlarda parlamentoculuk oyunu oynanıyor. Monarşi olan Fas ve Ürdün´de demokratik temsil, kendilerini cumhuriyet diye tanımlayan Suriye, Irak, Mısır, Cezayir´den çok daha ileride. Bütün dünyada demokratikleşme furyası yaşandığı 1980-90´lı yıllarda Ürdün´ün ve Fas´ın deneyleri dışında Arap âleminde demokratikleşme hareketi görmedim. Bu, bir vaka. Buradan yola çıkarak `Müslümanlar ya da Araplar zaten demokratik bir rejim kuramazlar’ demek gerekmiyor. Dünyanın başka yerlerinde, sömürge yönetimlerden çıkmış ülkelerde ite kaka da olsa demokratikleşme sayılabilecek demokrasi kurulabiliyor ama Arap ülkelerinde kurulamıyor. Bu, tabii günün sorusu.

Bu başarısızlığın altında yatan nedenler neler?
Arap ülkelerinin pek çoğunda özellikle petrol sahibi olanlarda, devletlerin toplumlarına karşı sorumlu olmak gibi dertleri yok. Petrol gelirleriyle ülkeyi yönetiyorlar. Vergi toplamak zorunda değiller. Petrolün yönetimlere sağladığı büyük maddi imkânlar devletlerin toplumlarıyla diyalog veya karar vermede yetki paylaşma kaygıları duymalarını gerektirmiyor. Bu ülkelerin son 30 yılda üretebildikleri yegâne siyasi hareket `İslamcılık’ oldu. Bu, içinden geldiği toplumsal hareket nedeniyle demokratik niteliği olan fakat projesi itibarıyla demokrasiyle bağdaşmayan bir siyasal akımdı. Çeşitli nedenlerle şiddete kaydığı için toplum içindeki desteğini yitirdi. Şiddetin yarattığı korku orta sınıfta yaygınlaşınca demokratik projenin bu ülkelerde geliştirilmesi mümkün olmadı.

Aralar arasında hiç demokrasiye yaklaşan olmadı mı?
Lübnan oligarşik yapıya rağmen iyi-kötü 30-35 yıl boyunca çoğulculuğu götürebildi. Suriye 1948-70 arasında 23 tane darbe veya darbe teşebbüsü yaşadı. Hafız Esad döneminde rejim yerli yerine oturmaya başlayabildi. Kendi meşruiyetlerinin, ulusal kimliklerinin bu coğrafyada oturtulması çok zor olduğundan, cumhuriyetler demokratikleşme aşamasına geçemediler. Toplumlar geniş tabanlı alternatifler üretemedikleri için bu ülkelerde demokrasi eksikliği gerçekleşiyor.

İsrail´in Arapların rejimleri üzerinde etkisi var mı?
Pek çok insan Arap ülkelerinin demokratikleşmemesinden İsrail´in varlığını sorumlu tutar. İsrail´le olan mücadele sürekli olarak askeri açıdan hazırlık gerektirdiği için askerlerin çok büyük bir ağırlığı oluyor. Dolayısıyla iktidarı bırakmıyorlar. İsrail´in özellikle varlığının ilk 30 yılında bu tür bir rol oynadığını söylemek bir ölçüde mümkün. Tam anlamıyla gerekçe görmemek lazım ama 1980´den bu yana bahaneden öte bir anlam taşımıyor. Filistin meselesinin çözülememiş olmasının, rejimler üzerinde baskı yarattığına, rejimleri demokratikleşme konusunda tedirgin ettiğine şüphe yok. Tek ve başlıca bir neden değil ama rol oynadığı kesin.

Arap ülkeleri küresel düzenle uyumlu birliktelik yakalayabilir mi?
Gözümüzü diktiğimizde Suudi Arabistan´ı, Suriye´yi, Mısır´ı görüyoruz. Ancak Körfez ülkelerine baktığımız zaman Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt gibi küçük ülkeler dünya ile yoğun iletişim içinde. Finansal-ticari gelişmelerin bir parçası oldular. Büyükler hantal kaldılar. Fili yerinden oynatamıyorsunuz. Mısır´ı değiştirmek çok güç. Tunus çok otoriter bir yönetim ama ekonomik açıdan dünyaya açık.

Ortadoğu´da koşulların sertliği, şiddetin sürekli beslenmesi ve şiddete meşruiyet kazandırılması demokratikleşmenin önünü mü kesiyor?
Şiddet meselesi önemli de şiddeti kimin başlattığına bakmak gerekir. Rejimler çok sert. En yumuşaklarından biri Mısır´dır ama onlar da güç kullanarak şiddete yönelik İslamcı hareketleri bastırdılar. Suriye´deki iç savaşta 15-25 bin kişinin Hama kentinde öldüğü söylenir. Askeri rejimlerin sertliği muhalefetin şiddet kullanmasının önünü açıyor. Devlet kurma, millet oluşturma süreçlerine çok geç gelinmesi, bunun başarılmasında devletlerin geç kalmış olmasından kaynaklanan sorunlar var.

Yani yumurta-tavuk hikâyesi söz konusu.
Dünyada nüfusu en hızlı artan bölgeden bahsediyoruz. 11 Eylül´ü gerçekleştiren 19 adamdan 15´i Suudi Arabistan´dan çıktı. Belli ki Amerika´ya çok öfkelenen insanlar var. Neden? 1975 yılında Suudi Arabistan´ın kişi başına milli geliri 25 bin dolardı. Bugün milli gelir 8 bin dolar ve dünyanın en hızlı artan nüfusuna sahip. Bu demografik baskı ülkeleri boğuyor. Ekonomileri çok zayıf. Demokrasinin ülkelerde işler hale gelmesi için 3 bin dolar milli gelir, bir orta sınıf lazım. Petrol üreten ülkeler zenginliği sanayiye, hizmet sektörüne dönüştüremediler. Ekonominin olmadığı, insanlara gelecek veremediğiniz, yaratılmış olan zenginliğin adaletsiz dağıtıldığı bir yerde, hiçbir özgürlük yoksa ister istemez şiddete yönelme oluyor. Bu, genlerden kaynaklanmıyor, yaratılan koşullardan kaynaklanıyor.

Bu, kimin kabahati?
Seçkinler mi, yoksa toplum mu diye soruyorsunuz. Bana sorarsanız seçkinlerin kabahati. Seçkinlerin değişime direnmelerinin bunda çok önemli bir payı var. Dünya ekonomisine eklenmek iyi bir şey midir? Türkiye´de bunun kavgasını yapıyoruz. İstatistikler şunu gösteriyor. Dünya ekonomisine eklemlenmekten daha kötü bir şey varsa, o da eklemlenmemek. Hiçbir şey olamıyorsunuz. Suudi Arabistan gibi bir ülkede milli gelir 25 bin dolardan 8 bine inerse gelir eşitsizlikleri, yolsuzluklar, üçkâğıtlar daha çok göze batıyor. Suud vatandaşları kendilerini iş yapmak zorunda hissetmezken şimdi ayda 200 dolarlık işlerde çalışmak istiyorlar. Bu durumda güçlü muhalefet daha bağnaz bir muhalefete dönüşüyor. Nüfusun yüzde 50´sini katiyen hayatın içine sokmak istemeyen bir muhalefet var. Sonuçta durum seçkinlerin kapısına gelip dayanıyor. Bölgede hanedan cumhuriyetleri yaratıldı. Sistemi yerleştirenlerin direnci çok güçlü. Onların direncini kıracak bir güç olmadığı için bir devinim yaratılamıyor.

Profesör Nilüfer Narlı (MÜ Sosyoloji Bölüm Başkanı)
Bugünkü Ortadoğu coğrafyasındaki birçok Arap ülkesi sömürgecilik deneyimi yaşadı. Sömürge döneminde birtakım demokratik kurumlar yine `sömürgeci güçler’ tarafından buralarda kuruldu. Demokratik kültür Fransa, Almanya tarafından bu ülkelerle tanıştırıldı. Arap ülkeleri sömürgeci deneyimlerine reaksiyon duydukları için zaman zaman bu kurumları reddettiler. Kendileri demokratikleşme hareketini başlatmadıkları için demokratik geleneği hazmedemediler. Her ne kadar petrol zengini ülkelerde altyapı gelişse de okur-yazarlık oranı yüksek olsa da kadınlar arasında okur-yazarlık oranı çok düşük, toplumsal-siyasal yaşama katılamıyorlar. Demokratik kültürün gelişmesinde cinsler arası eşitlik önemli. Bu ülkelerde elit kesim, demokratikleşmeden yana olan reformları desteklemiyor. Halk da demokratik talepleri yeterince dile getiremiyor, sivil toplum birçoğunda çok zayıf.

AB karşıtları için `kıblesiz kaldılar’ demiştiniz. Arap dünyasının da kıblesiz kaldığı söylenebilir mi?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arap milliyetçiliği kavramı üretildi. Bunun içi ne kadar iyi doldurulmuştu, palavra ile gerçekler arasındaki fark çok büyüktü, hayaller gerçeklerin çok önünde gitti ve elitler bir türlü kendi toplumlarıyla yüzleşemediler. Bunda devletlerin toplumlardan daha zayıf olmasının büyük rolü vardı. Toplumlara karşı kendinizi zayıf hissedince onları yönlendirmek yerine, onlar tarafından sürükleniyorsunuz. Nasır´ın trajedisi de böyle. Zayıf bir elle çok şey yapmaya kalkıştı. Arap milliyetçiliği bittiği anda İslamcı hareketler geldi. Kıblesizliği şu anlamda soruyorsanız, doğru. 30 yıldır Arap ülkelerinde geleceğe yönelik toplumlara bir şey söyleyen proje çıkmıyor. Çıkan tek proje İslamcılık´tı. Neyi istemediğini ifade etti ama neyi istediği muğlak kaldı. Rejimlerin sertliğiyle karşılaştıkça meşruiyet tabanını yitirdi.

11 Eylül sonrasında laik ve Müslüman bir ülke olarak Türkiye, Arap ülkelerine örnek gösterildi. Türk demokrasisi örnek olabilecek bir rejime sahip mi?
Irak, Suriye laik bir rejimdir. Türkiye kendi demokrasisini yeniden tanımlıyor. Türkiye´de olup bitenlere insanlar göz ucuyla bakıyor. Her ne kadar Avrupa ile bütünleştiği için Türkiye´yi eleştirseler bile `ya tutarsa’ diye bekliyorlar. Türkiye ile Batı´nın ilişkileri kopmadıkça, kendi özüne daha yakın düşünce yapısından beslenen siyasi hareketleri kendi sistemine entegre ettikçe, öbür taraflarda `vay’ diye bir şeyler söyleniyor. Bazı Arap gazeteleri saçma sapan şeyler yazarken Gül´ü farklı değerlendiriyorlar. Özellikle İslami hareket sistemin uyumlu bir parçası haline geldiği için Türkiye mercek altında. Bizim bu işi başarmamızın önemli olacağını ve örnek olacağımızı düşünüyorum.

Arap ülkelerinde yaşayanların, aşırı dinci gruplardan, diktatörlüklerden hoşlanmadıkları söylenebilir mi?
Tabii hoşlanmıyorlar. Toplumların kendilerine özgü esneklikleri var. Hizbullah´ın merkezi olan güney Beyrut´tan geçtim. Her tarafta ellerinde silahlarla Hizbullah militanları var ama çok dekolte kıyafetlerle dolaşan kızlar da gördüm. Toplumlar göründükleri kadar katı değiller. Batı´dan akseden imajları olduğu gibi kabul etmemek lazım. Filistin´in şartlarının kolay olduğu söylenemez. İşgal ve şiddete rağmen yerleşik orta sınıflar Arafat´ı demokratikleşmeye zorluyorlar. İsraillileri kendi demokratikleşmelerine izin vermeye zorluyorlar. El Cezire televizyonunda gösterilenlerin yüzde 90´ı propaganda niteliği taşısa bile rejimlerin duymak istemediği pek çok şey söyleniyor. Bu rejimleri zaman da zorluyor. Leninist sistem telekomünikasyona ne kadar direndiyse bunlar da o kadar direnebilecekler.

Mahmut Aslan (İÜ Sosyoloji Bölümü)
Demokrasi açısından bir tercih eğilimi yok. Türkiye´nin, laik, demokratik bir ülke olarak Arap dünyasına bir örnek olduğu söyleniyor ama bu örnekten son derece korkuyorlar. Türkiye onlar için kötü örnek. O ülkelerin aydınları, halkı arasında böyle bir istek ortaya çıkarsa baskı oluşur. Demokrasi gelirse petrol gelirlerinin yeniden paylaşımı gündeme gelir. Bu nedenle istenen bir rejim değil. İstemedikleri için demokrasi gelmiyor. Toplumda bunun bilinci yok. Çok parti eğilimleri de yok. Genel kültür düzeyi düşük olduğu için demokrasi gelişemiyor. Amerika ise bölgede kendi petrol politikasına uygun rejimler kurulmasını istiyor.

Gelecek 10 yılda Arap ülkeleri demokrasiye geçebilir mi?
Demokrasi istemekle demokrasi olmuyor. Demokrat insan gerektiriyor. İran´dan çok daha ümitliyim. Eğer Türkiye bu deneyi başarıyla atlatırsa (AB ve İslamcıların yönetimini darbesiz atlatabilme) İran 5 yılda bunu becerebilir. Suudi Arabistan´da da bir değişim olacak. Bütün bölge bir değişime gebe. Bu, içe doğru bir patlama mı olur, bir dönüşüm mü olur bilmiyorum. Demokratikleşmeden önce hukukun üstünlüğünün yerleşmesi gerekecek. Bu hukukun dine bağlı olmaması lazım. Türkiye´deki türban meselesiyle Suudi Arabistan´daki kadın durumunu karşılaştırmak ayıptır, Türkiye´ye haksızlıktır. Orada kadın sorununu çözünce Suudi toplumunun varoluş parametrelerini tarumar ediyorsunuz. Dönüşümlerin hasarsız ya da az hasarlı gerçekleştirilmesi ülkenin seçkinlerinin işidir. Mısır´da bunu becerebilecek seçkin yok. Yeni bir nesil gelirse belki değişebilir. Bugünden yarına bir demokrasi olmaz ama hukukun üstünlüğünün sağlandığı bir rejime geçilebilir. Bölgede ekonomik işbirliği sağlanması için İsrail-Filistin sorununun çözümlenmesi gerekir ve Türkiye´nin oynayacağı en önemli rol ekonomik anlamda bölgeye açılımı sağlamaktır.

Kategoriler
PolitikRöportaj
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    Ömer Lütfi Akad Ustayla Son Röportaj

    “Özal, yaptığı anlaşmalarla yabancı film şirketlerine kapıları koşulsuz açarak ulusal sinemayı bitirdi. Şimdilerde de Türk filmi diye Fransız filmi, Amerikan filmi çekiyorlar. Yaptıkları işleri de anlamıyorum” Hayatta tesadüflerin elbette...
  • Serra Yılmaz

    Yemek paylaştıkça güzel…

    Serra Yılmaz, çok küçük yaşlarda, dedesiyle evlenmeden önce sarayda cariye olan anneannesiyle birlikte mutfağa giriyor. İşin tadını ilk olarak orada alıyor. Yıllar içinde de yemeklerinin lezzeti, büyük ve geniş...
  • DEMOKRASİ, BARIŞ, ADALET, ÖZGÜRLÜK_1

    Hem Çok Yakın, Hem Çok Uzak

    Renksiz dünyamızın rengidir umut. Yaşananları kabul edilebilir kılar. Umut edilene doğru yürümek ise yürek ister, yürekli insanlar ister. Bu nedenle umut, peşinden gitmekten yorulmadığımız, ama hiçbir zaman yakalayamayacağımızdan korktuğumuz...
  • Jennifer Lopez 06

    Jennifer Lopez: Özel Röportaj ve Fotoğraflarla

    Jennifer New York’un lüks tatil beldesi Hamptons’daki evinin bahçesinde efsanevi fotoğrafçı Patrick Demarchelier’ye poz veriyor. Bisikletler ve şapkalar onun kendisine ait gelecek planının birer parçası. “Her zaman, bir gün...