Anlatmak, Omuzlarıma Yüklenen Sorumluluktur

Anjel Dikme’nin mektuplar ve denemelerden oluşan ilk kitabı Kimlik İstemem raflardaki yerini aldı. “Yakın çevrem yazmamı istemiyor” İlk kitabımdan sonra bana haber yolladılar ikincisini yazmamam için, yazarsam beni tanımayacaklarını,...

Anjel Dikme’nin mektuplar ve denemelerden oluşan ilk kitabı Kimlik İstemem raflardaki yerini aldı.

Anjel Dikme

“Yakın çevrem yazmamı istemiyor”
İlk kitabımdan sonra bana haber yolladılar ikincisini yazmamam için, yazarsam beni tanımayacaklarını, reddedeceklerini ilettiler. Bunları duymak acı tabii, ama ben inandığım değerler için yaşadım hep, ve ömrüm oldukça buna devam edeceğim. Herkes kendini düşünerek yaşarsa dünyayı değiştiremeyiz.”

Tek başına dayanışma
“Kadın kimliğinizle, hangi milletten olursanız olun, yaşamda her zaman işiniz daha zordur. Hele bir de anneyseniz, çocuğunuz kendi ayakları üzerinde durabilene kadar öncelik her zaman o oluyor. Daha sonra sıra size ve beklentilerinize geliyor. Benim için bitmeyen tek mücadele kendim kalmak. Toplumun size verdiği, dayattığı kadın olma hallerinin dışına çıkarken, tek başınalığınızı baştan kabul etme cesaretine sahip olmalısınız. Albert Camus’nün dediği gibi, tek başına dayanışma (solitude solidarité) becerisini gösterebilmelisiniz her koşulda. Bunu birçok deneyimden geçerek öğrendim.”

1962’de Diyarbakır’da doğan, iki yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a, ve yıllar sonra, kırk yaşındayken Fransa’ya göç eden Anjel Dikme’nin oluşan ilk kitabı Kimlik İstemem, geçtiğimiz Mart ayında, Diyarbakır’da yayımlandı. Şeyhmus Diken, kitap için yazdığı önsözde, Dikme’nin kaleminin “içe işleyen, okuyanı kendisiyle hesaplaşmaya, yüzleşmeye yönlendiren bir yanı” olduğunu belirterek, Kimlik İstemem’i, “içerden ve onurlu bir dert dökme” kitabı olarak nitelendiriyor. Dikme ise, yazmasının nedenini şu sözlerle anlatıyor: “Beni en çok zorlayan şey inkâr. Yeryüzünde yaşanmış ve unutturulmuş öyle çok acı var ki… Benim şahitliğim, Anadolu’da yaşanan trajediye dairdir. Ben dedelerimin gözlerindeki acıyı gördüm. Susamam. Omuzlarıma yüklenen sorumluluktur anlatmak.” Halen Paris’te yaşayan ve 2009 yılından beri Nor Radyo’da Türkçe ve Ermenice programlar hazırlayıp sunan Anjel Dikme’yle internet üzerinden söyleştik.

Aileniz Diyarbakır’dan İstanbul’a taşındığında iki yaşındaymışsınız. Şehre daha sonra hiç gittiniz mi?

Anjel Dikme Kimlik İstemem KitapBir kez gittim, 10 yaşımdayken. Bir ay kalmıştık. Neredeyse her gün çocuk kavgasından dolayı insanların grup halinde kavga ettiğine şahit olmuştum. Dama çıkıp izliyorduk, anlayamıyorduk. Kapımız taşlanıyordu. ‘Haço’ların evlerini taşlamak çocukların oyunuymuş… Ben bilmeden kapıyı açmaya yeltendiğimde Zöhre yengem “Açma, çocuklardır, taşlar giderler” diyerek beni durdurmuştu. Çocukların, boyunlarında haç var diye turistleri taşladığını görmüş, “Ülkelerine dönünce bizim ülkemiz için kötü konuşacaklar” diye üzülmüştüm. ‘Ülkemizin imajı’nı düşünmüştüm yani çocuk aklımla! On yaşımda şahit olduklarım beni korkutmuştu, doğduğum şehre tekrar gidemedim.

Çocukluğunuzda İstanbul’da da benzer olaylar yaşamışsınız. Bu olayların kimliğinizin şekillenmesinde nasıl bir rolü oldu?

Kumkapı’da komşularımızın çocukları “pis gâvur” derlerdi bana, öfkelenirdim. ‘Anne’ ve ‘Ermeni’ sözcüklerini hiç sevemedim. Sokağa çıkmadan mamam tembihlerdi, “Sokakta ‘mama’ demeyin” diye. Asi ruhlu bir çocuktum, inadına ‘mama’ derdim. ‘Ermeni’ ise, malum, içi en kötü anlamlarla doldurulmuş küfür ifadesi olarak kullanılan bir sözcüktü çocukluk hafızamda. Burhan bakkal vardı, Laleli’de oturduğumuz evin karşı köşesinde. Bir Zadig günü onu ve eşini kilisede gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı unutamam. Evimizin tam karşısında bir sobacı vardı, onun da Hay olduğunu kimse bilmezdi. Neden saklanıyordu bu insanlar? Ben saklanmayı hiç sevmedim. Nüfustaki Türk ismimle saklanmam kolaydı, ama ikiyüzlü bir duruş olarak algıladığım için o ismi hep reddettim.

Ermeni olmanın sadece Ermenice konuşmakla tanım diyorsunuz.

Dil elbette önemlidir bir halkın kimliğinin oluşmasında, bu inkâr edilemez. Halkımızın yüz yıldır yaşadıkları, dilin aktarılmasını ve öğrenilmesini büyük ölçüde engelledi. 1915’ten sonra kapanan okullar, devletin uyguladığı ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları, Anadolu’da Ermenice öğrettiği için halkın önünde dili kesilen öğretmen genç kız örneği… Tüm bunlar hiçbirimiz için sır değilken, bir Hay’ın (Ermeni) kalkıp bir diğer Hay’ı, Hayeren konuşmadığı için Hay saymamasını çok acımasızca buluyorum. Haçadur Dedem’in ağzından tek kelime Hayeren duymamışımdır, oysa Hayeren okuma yazmayı dahi biliyordu – on yaşımdayken Diyarbakır’a gittiğimde, evdeki hesap defterini görünce öğrendim bunu. Mamam (annem) 50 yaşından sonra, torunlarıyla öğrendi Hayeren konuşmayı. Bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda Hay toplumu. Her birey yaşadığı ülkenin dilini öğreniyor doğal olarak. Peki, ne yapacağız simdi? Hayeren konuşmayı Hay kimliğinin ispatı, ölçüsü olarak baz alırsak birkaç kuşak sonra kaç kişi kalırız, varın siz düşünün.

Devletin resmi inkâr söylemi nasıl her gün yeniden soykırıma uğradığımız duygusunu yaşatıyorsa, mensubu olduğu halkın acılarına aldırmayan, kişisel çıkarlarını düşünüp susmayı tercih eden bireyler de ihanete uğramışlık, yalnız bırakılmışlık duygusu yaşatıyor.

Kitapta, dedenize yazdığınız bir mektup var…

Sanırım yaşamım boyunca yazdığım en önemli metin bu olacak, böyle hissediyorum…

‘Kesim zamanı’nda bir Kürt ağa dedemi korumuş, dedem karın tokluğuna ağanın yanında çalışmış ve yaşamaya devam etmiş. Ancak resmi kayıtlar yakıldığı için, dedem kâğıt üzerinde yok sayılmış. Saklandığı samanlıktaki delikte şahit olduklarından sonra bir daha devlet dairesine ayak bas(a) madığından, resmi kayıtlara göre o hiç yaşamadı, evlenmedi, baba olmadı. Atalarının asırlardır yaşadığı topraklarda ‘vatansız’ statüsünde bir ömür sürmek durumunda kaldı.

Fransa’ya 40 yaşınızdayken göç etmişsiniz. Ne gibi zorluklar yaşadınız?

Yaşadığım en büyük zorluk kültürel yalnızlık oldu. Fransız edebiyatını, dünya edebiyatını birçok Fransız’dan daha iyi bilseniz bile dilsizliğiniz sizi kara cahil yapıyor. Aynı dili konuşmak da yetmiyor çoğu zaman, ortak paydalarda buluşmak gerekiyor. Siz kavramları tartışmayı özlerken, çevrenizdekilerin hâlâ insanları ve olayları konuştuğunu gördüğünüzde köşenize çekilip kitaplarınıza sığınıyorsunuz. Yapılacak en iyi şey buydu benim için; günde 300 sayfa okuduğum çok oldu. Bir diğer zorluk da, şehirde bir geçmişinizin olmaması, dinlediğiniz şarkılarda, gezdiğiniz sokaklarda, izlediğiniz filmlerde size ait hiçbir anının olmaması. ‘Anısız’ yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak güç.

Diasporada olmanın sağladığı avantajlar da var mı?

Ermeni kimliğinin burada bir kolaylık sağladığını düşünenler çok yanılıyor. Sizi kucak açarak karşılamıyorlar. Politikalar, her yerde olduğu gibi burada da halklara karşı ikiyüzlü. Ama Fransa’da olmanın benim için iki ‘avantaj’ı olduğunu söyleyebilirim. İlki, kendimi güvende hissetmem. Memlekette, içselleştirdiğimiz, ayırdına varamadığımız bir korku ve baskı hâkimmiş üzerimizde; bunu buraya geldikten sonra anladım. Burada özgürce konuşabiliyor ve yazabiliyorum. İkincisi, benim gibi kronik bir hastalıkla yaşamak zorunda olan bireylere burada sunulan haklar ve kolaylıklar. İnsan olarak size değer verildiğini hissediyor ve mücadele gücünü, yaşama asılma cesaretini, aldığınız insani desteklerle buluyorsunuz. Gerçek yalnızlık, ağır bir hastalıkla yaşamak zorunda olma halidir. Bu yalnızlığınızda, asla bıkkınlık göstermeden sizinle, sorunlarınızla ilgilenen doktorların, sivil toplum örgütlerinden gönüllülerin olduğunu bilmek büyük bir ‘avantaj’.

Diasporada yaşayan ve Türkiye gündemini yakından takip eden bir Ermeni olarak, Türkiye’de yaşanan değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hrant’ın ölümüyle taşlar yerinden oynadı, asla eskisi gibi olamaz gayrı… Anadolu’mun geleceğinin güzelliklere inşası için konan ilk taşın, yüz yıl sonra Hrant Dink adlı bir Ermeni’ye nasip olması, o topraklarda yaşayan tüm halklara verilmiş çok önemli bir mesaj gizliyor. Düşünün, yüz yıldır eğitim sistemiyle, medyayla bu halka Ermeni’nin düşman olduğu, hain olduğu masalı anlatıldı, ama bizi düşman etmeyi beceremediler. Komşuluklarımıza mı engel olabildiler? Dostluklar kurmamıza mı? Bugün tüm Anadolu’mda acılarımızı paylaşan insan kardeşlerimin sesleri yükseliyor, buna mı engel olabildiler? Kendi yalanlarıyla tüm dünyanın gözü önünde komik duruma düşen egemenler görüyorum ben buradan. Ben halklara güveniyorum, Anadolu’mla gurur duyuyorum. İstisnalar hep olacak ama onlar asla kaideyi bozmaz.

Sistemin ihtiyacı var düşmanlıklara, insanların değil. Birileri birilerinin ‘acınmaması gereken gâvur’u olacak ki sistem bundan beslenip semirsin. Buna ancak ‘gündelik yaşam devrimleri’mizle, özel ilişkilerimizde devletin kendini yeniden üretmesine izin vermeyerek engel olabiliriz.

Kategoriler
KitapKültür&SanatRöportaj

Benzer Konular

  • Jaklin Çelik’le, Öfkenin Şenliği

    Bu Topraklar Üzerinde Dolaşan Hırıltılı Sesin Romanı

    Jaklin Çelik’le, Öfkenin Şenliği’ni yazma sürecinden yola çıkarak, romanda kurduğu dil, başvurduğu metaforlar, 1915’in kuşaktan kuşağa aktarılan mirası, Türkiye’de 1915’i konu alan edebiyat ürünlerinde yaşanan artış ve ‘geçmişle hesaplaşma’nın...
  • Lider Portreleri

    Lider Portreleri

    Sen ki okumuş, mürekkep yalamış, profesörlük düzeyine gelmiş, senin deyiminle bacımızsın. Gene senin deyiminle, biz de seni memurun, emeklinin, dulun, yetimin ve vatandaşınız. Her neyse, gene senin deyiminle bu...