“Ana… Avratlara Gahve Açılmış”

Malatya yerelinde yaşanan olayları anlatan malatya haber sitesinde, yerel Görüş ve Sonsöz gazetelerinin katkısı, ‘eski gomşum ve post-modern şeherli’ Selahattin Gökatalay abimin çektiği fotoğrafla yayınlanan “Malatya’da Artık Kadınlar Kahvesi...
Avratlara Gahve Açılmış

Malatya yerelinde yaşanan olayları anlatan malatya haber sitesinde, yerel Görüş ve Sonsöz gazetelerinin katkısı, ‘eski gomşum ve post-modern şeherli’ Selahattin Gökatalay abimin çektiği fotoğrafla yayınlanan “Malatya’da Artık Kadınlar Kahvesi de Var” haberini okuyunca, 30-40-50 yıl öncesinin Malatya’sında, Çırmıhtı’sında1, Akçadağ’ın da, Aşşağı Şeher’inde2 kız çocuklarının okula gönderilmesini engelleyen ‘sapık zihniyet’ gözümün önünde canlandı.

Annesi-halası-bibisi ve çevresinde bildiği, tanıdığı kadınların neredeyse tamamına yakınının en doğal, en yaşamsal, ekmek kadar aziz, su kadar mübarek hakkı ‘okuma hakkı’nın gasp eden zihniyetin elemanlarından biri bu haberden haberdar olsa, hemen hükmünü verirdi: “Ana…Avratlara gahve açılmış. Daş yağacak, daş!”

Şahsen, yeri gelmişken, kadınların okutulmasının dolaylı mağdurlarından birisi olarak sebep olanları affetmediğimi, affetmeyeceğimi, rahmet okumadığımı, okumayacağımı, okuyanları uyardığımı ve uyaracağımı belirteyim.

Bu kısa anımsama ve celallenmenin ardından, hadiseyi başka bir boyuttan değerlendirmek; ayrıca ömrü hayatımda yıldızımın pek barışmadığı, naçiz bedenim ve ruhumu diyalektik bir bütünlük içerisinde tüküm tüküm tüketen, kulağımda güzel türküler kadar güzel çınlayan küfür ve bedduaları eksik olmayan, adale yapana kadar fiziksel ve terliksel şiddetlerine maruz kaldığım, sevdalarına düşüp uykuları şaşırdığım, ama yine de hastane misali “ellerine düşmeyesin, yokluklarını çekmeyesin” diye dualar ettiğim “anamız-avradımız-halamız, bibimiz-bacımız ve diğer” kadın unsuruyla, kahve açılma vesilesiyle, dalgamı geçmez, iki çift de ciddi laf etmezsem; çatlarım.

***

Tesadüf bu ya; hafta sonu okuduğum kitap, yakınlarda yitirdiğimiz, Fakir Baykurt’un yaşam öyküsünü anlatan ciltlerden “Genç Emekli” idi. Orada, Malatya’da açılan kahveyle paralellik kurulabilecek bir anı yer alıyordu. Baykurt, Burdur’daki Akçaköy’de ev yaptırmaktadır. Köyde bu tür işler imece yöntemiyle yapılmaktadır. Yani, bugün sen bana yardım et, yarın ben sana. Kadınlar da toprak evin yapımına yardım edenler arasındadır. Bir akşam iş biter, işin yoğunluğundan evsahipleri yardım edenlere çay bile ikram edememişlerdir. Baykurt, aslında niyeti kadını yaşamın içine çekecek bir hareket başlatmaktır, kadınlara der ki, “Size bir şey ikram edemedik. Gidin, köy kahvesinde birer kahve için, parasını da Fakir ödeyecek deyin, sonra da çıkın evinize gidin”. Kadınlar, hem yardımı bir beklenti içerisinde yapmadıklarını, hem de kadın kısmının kahveye gitmesinin doğru olmadığını belirterek karşı çıkarlar. Baykurt ısrar eder, kadınlar olmaz der, tartışma bu minval üzere uzar ve en sonunda kadınlardan biri güzel bir laf eder:

“Kadınlar kahveye gidecek de ne olacak? Kahveye gitmekle dünya kurtulsa, şimdiye kadar siz erkekler kurtarırdınız.”

Bu satırları yazarken kitap önümde olmadığı için, o bölümdeki satırları, söylenenleri size tam olarak aktaramıyorum. Ancak, yaşanan ve söylenen, aşağı yukarı böyle bir şey. Merak eden, kitabı bulsun, okusun.

İfademi bağışlayın, hayatta en nefret ettiğim ve anlayamadığım şeylerden ikisi sigara ile ülkenin dört bir yanını saran kahve kültürüdür.

Sigara hususunda, Allah’a şükür öyle bir ortam oluştu ki, neredeyse memlekette sigara içmeyene nüfus cüzdanı çıkarmayacak, çıkmışsa iptal edip vatandaşlıktan atacaklar. Herkes içiyor. Uzun yıllardır Malatya’da olmayan Malatyalılar bir ara uğrarlarsa, özellikle kadınlar arasında sigara içme oranına şaşakalacaklar. Genci, yaşlısı, fosur da fosur!

Erkeklerin çıkmak bilmediği kahveler bir başka alem! Lütfen kimse, işsizlik mişsizlik mavalıyla karşı savunmaya geçmesin, işi olan da olmayan da aynı. Buyurun Öğretmenevlerine gidin, üniversite öğretim görevlilerinin, mühendislerin, doktorların takıldığı yerlere uğrayın, bu ülkenin geleceği, sağlığı, her şeyi emanet edilen zatların hal-i pür melalini görün. O miskin kahve kültürü orada da egemen. Dumandan göz gözü görmez olmuş, yüzde tanesinin doksan dokuzunda bardaklar kirli, çayları mide düşmanı, havası kasvetli kahvelerde bu insanlar ne bulur, benim aklım almaz.

Hani ortada nitelikli bir sohbet, muhabbet olsa, yine bir nebze hadiseyi anlayabileceğim. Taşların ve kağıtların arasında kendinden geçmiş, oyunu karşı tarafa yıkıp çay paralarını ödetmeyi kafaya koymuş (bu da apayrı bir çirkinlik!), ne karşısındakini ne kendisini anlamak dinlemek gibi derdi olmayan, hatta işi bazen küfürlere, hakaretlere, kavgalara taşıyan bir yığın insan karşınızdaki.

Herkes bir arada; ama kimsenin kimseyle ilişkisi-ilgisi yok!

Ey filozoflar, ey felsefeyle ilgilenenler alın size paradoks!

Tartışın durun.

Ruh bilimiyle ilgilenenler ellisinde, altmışında bile oyun hastası, masadan kalkıp eve gitmeye üşenen milyonlarca erkek kitleyi (şimdilik, sadece erkek) incelemeliler. Acaba bu insanlar çocukluklarında oyuna doymadılar mı; hiç oyuncakları olmadı mı; yoksa James Matthew Barrie’nin edebiyat dünyasına kazandırdığı Peter Pan karakteri gibi, asla büyümek, olgunlaşmak istemeyen ‘çocuklar’ mı?

Huyum değil ama, bu satırları okuyup “Bu adamın galiba hiç derdi yok” diye düşünenlere peşinen cevap vereyim:

Evet, bin şükür hiçbir derdim yok. Doğum yerim İstanbul, mekan merhum (yaptıran da, binanın kendisi de) Sait Halim Paşa Yalısı. Fransız mürebbiyelerin elinde büyüdüm. Yoksulluk, yoksunluk nedir bilmedim. Özel okulları bitirip üniversite çağım gelince babam, “Oğlum Adıyaman Harward mı, Kars Yale Üniversitesi’nde mi okumak istersin?” diye sordu. Halen on beş bin dolar aylık gelirim var. Üç ayda bir sıkılıp sevgili değiştiriyorum. Tatilimi genellikle Kanarya Adaları veya Hawaii’de geçiririm. Uçaktan başka ulaşım aracı tanımam, minibüs ve otobüse en son ne zaman bindiğimi unuttum, eşeği sadece belgesellerden bilirim.

Tanrıya milyon şükür, dertsiz, tasasız bir adamım, oturduğum yerden viskimi içip yurdum insanına “sallıyorum.”

***

Malatya’da Kadınlar Kahvesi açılmıştı değil mi?

Ne güzel!

Bu ülkede erkeğin bin tane derdi varsa, kadınların on bin tane derdi var. Onların da sıkıcı ve yorucu ev işlerinden, baş belası kocaların dırıltısından kaçıp stres atmak hakları. Oyunlarını da oynasınlar, çaylarını da afiyetle içsinler, per gitsinler, okeye dönsünler, takoz atsınlar, tavlayı hemcinsinin koltuğuna sıkıştırsınlar.

Yalnız, memlekette kadın kahve geyiklerinin üretilmeye başlaması an meselesidir, demedi demeyin.

Örneğin, dedikodulardan biri şöyle olabilecektir:

“Duydun mu gız? Horoz gilin gelini Cevriye dün okey oynarken daş çalmış. Duyulmuş da, gaynanası arinden yerin dibine girmiş.”

Ya da bir grup hanım bir araya gelmiş, teyekleri haşlamış, marulları güzelce yıkamış ve kısır (yemek seçmek nedir bilmeyen sanal yazarınızın icat eden hakkında iyi şeyler düşünmediği tek gıdasal bütün) partisi vermiştir. “Miş” kipini kullanıyorum, çünkü bu işi kesin kahvenin açıldığının birinci, bilemediniz ikinci günü yapmışlardır.

Bardakları düzgün yıkamayan, çayı bayat yapan ocakçı (bir kadına bunu asla yapamazsınız) saçı çekilmek ve eti sıkılmak suretiyle uyarılmıştır. Tekrarı halinde ıstaka ile kafasına vurulacak, oğluna kız verilmeyecek ve kızı gelin olarak kapıya konulmayacaktır.

Digitürk’ten maç seyredilirken kadınlık gururu ve bilinci korunarak küfür edilmeyecek, ancak onun yerine rakip takımın oyuncuları veya hakeme “Baba tökesice”, “Gara yerin altında galasın”, “Dişin ışımaya, yüzün gülmeye”, “Mezar mezar gezesin”, “Salacan gide” şeklinde beddua edilecektir.

****

Lütfen, Bektaşi fıkrasındaki gibi “yanlış anlamayın”. Hani, Bektaşi çirkin karısı ölsün, güzel baldızını alsın diye yatıra dua eder, karısı yerine baldızı ölünce de “Lafı anlıyısın anlıyısın, ama yanlış anlıyısın” diye kalayı basar ya; oradaki gibi yanlış anlamayın.

Cennet de cehennem de hem kadına, hem erkeğe.

Erkek bir şey yapıyorsa, kadının da hakkı. Dünyaya kadın veya erkek olarak gelmek kimsenin elinde değil. Seçimi elimizde olmayan cinsiyetimizden sorumlu tutulup cenderelere sokulmak, ayrımcılığa maruz kalmak, birine cömertçe sunulan nimetlerden yoksun bırakılmak adil değil. Hatta vicdansızca, insafsızca.

Ancak, bugünün Malatya’sında, Türkiye’sinde kahve işi, iş değil!

Ezici çoğunluğun dinlemeyeceğini, uymayacağını bilerek, lafımı burada suya yazıyorum:

Aslolan hayat…

Aslolan kitap, aslolan bilim, aslolan şiir, sanat, edebiyat, doğa, hareket, devinim…

1 Çırmıhtı: Malatya’ya bağlı Yeşilyurt ilçesinin halk arasındaki adı
2 Aşşağı Şeher, veya Aşağı Şehir: 1839 yılına kadar Malatya şehir merkezi olan bugünkü Battalgazi ilçesi. Fırat nehrinin kenarında kurulu olduğu ve modern Malatya’ya göre ‘aşağıda’ kaldığı için yerel dilde “Aşşağı Şeher” de deniliyor.
3 Bibi: Babanın kız kardeşi. Eskiler babanın kız kardeşi için bibi, annenin kız kardeşi için hala sözcüğünü kullanırlardı, teyze kullanılmazdı. Ancak, genç kuşak bibiyi bıraktı ve iki sözcüğü modern Türkçe’de kullanıldığı şekliyle kullanıyor.
4 Teyek veya tevek: Üzüm asması yaprağına verilen ad. Üzüm yaprağı yaz mevsimi kurutulur, turşu yapılır ve kışın haşlanıp kısırın yanında servis yapılır.
5 Yerel ağızda beddualar.
Salaca:
Ölünün yıkandığı tahtayı anlatıyor.

 

Bülent KORKMAZ
3 Mart 2004 08:43
Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular