Alerji

Bir kadın, belli bir şeye alerjisi olduğu durumlarda ne yapmalı? Hele bu alerjik durum bir erkeğe yönelikse. Hele bir de bu erkek yatağını paylaştığı biriyse. Üstüne üstlük kadın bir...
Güncan-01

Bir kadın, belli bir şeye alerjisi olduğu durumlarda ne yapmalı?
Hele bu alerjik durum bir erkeğe yönelikse.
Hele bir de bu erkek yatağını paylaştığı biriyse.
Üstüne üstlük kadın bir de o erkeği seviyorsa ne yapmalı?

Cumartesi, haftanın en berbat günüdür. Bir gece önce yeni neslin deyimiyle sabah beşe değin, mekanlarda sekilinip, akılmış; alkolün dünyası içilmiştir. Cumartesi sabahı akşam üzerine değin uyunur. Yataktan kalkılabildiğinde bir bardak su içinde   iki tablet alkaseltzer eritilir. Mevsim ne olursa olsun ılık bir duş alınır. Kalkılan saat sabahtır teorisine ters düşmemek adına kahvaltının hazırlanmasına geçilir. Kahve için  ısıtıcıya su konur. Kahve suyu kaynarken, bedenin soğuk ve şekerli bir şeyler içme  isteğine boyun eğilir ve günün ilk sigarası eşliğinde meyve suyu, pepsi kola, muzlu  süt ya da buzlu çay mideye indirilir. Bu arada giyinilir. Kahve suyu kaynamıştır, üç  tatlı kaşığı neskafe bir maga koyulur, üzerine kaynar su boca edilir. Oturma odasına  geçilip dün akşam yapılanlara zihinde hızlı bir geçit yaşatılır. Her cumartesi bunlar  eksiksiz yaşanır. Gece kadar karanlık, cehennem kadar sıcak kahvenin eşliğinde   cumartesi gününe yavaş yavaş başlanır. Genellikle cumartesi günlerinde herhangi bir  program yapılmaz. Bütün gün evin içinde, akşamdan hatta sabahtan kalma bir halde  dolaşılır. Bir türlü geçmeyen baş ağrısı için hayıflanılır. Gelecek cuma akşamı bu  denli içilmeyeceğine kendi kendine söz verilir ve elbette bütün bu perişanlık hali  geçtiğinde hepsi unutulur.

Yine böyle bir cumartesi günü akşamüzeri saat yediye verilmiş bir randevuya nasıl gidildiğini varın siz düşünün. Saat beşte kendimi yataktan sürükleyerek çıkardım. Gözlerimi açmadan banyoya seğirttim. Ama ne yazık ki sevgili Beşiktaş belediyemizin azizliği hâlâ sürüyordu. Bir haftadır sürdürdüğü su vermeme eylemine bizim apartman da dayanamamış, depodaki su sıfırı tüketmişti. Bu durumda yapılacak tek bir şey kalıyordu; giyinip kendimi dışarı atmak. Parlak bir cumartesi öğleden sonrasıydı. Gökyüzünde tek bir bulut bile görünmüyordu. Güneş, mevsimin çok üzerinde seğirten bir sıcaklık yayıyor, Marmara Denizi, karşı kıyı, Üsküdar, hatta adalar apaçık görülüyordu. Gözlerimi ufka odaklayıp Beşiktaş’a doğru yürümeye başladım. Çarşının içinden geçip Akaretler’e indim. Dolmuşa bindim. Taksim’e çıktım. Yol boyunca beni cumartesi duşumdan mahrum eden belediyeye, cumartesi günü buluşmakta ısrar eden Sinan’a lanetler yağdırıyordum.
Sinan’la üç yıldır tanışıyorduk. Çeşitli aralıklarla çeviri yaptığım sektörel bir derginin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu. Taksim’e vardığımda başım çatlayacak gibi ağrıyordu. İlk önce Kızılkaya’larda muzlu bir süt içtim ve İstiklal Caddesi’nden aşağı yürümeye başladım. Tramvay yolunun ortasında uykulu ve korkunç baş ağrıları eşliğinde buluşacağımız yere, Mimarlar Odası Lokali’ne ulaşmaya çabalıyordum. Lokale vardığımda saat altıyı yirmi geçiyordu. Kendimi toparlamam için kırk dakikam vardı. Bir masaya oturup Serbülent’e kahvaltı için koyu bir kahve ve bir tost ısmarladım. On dakika içinde kahve ve tost masada hazırdı. Yavaş yavaş kendime geliyordum. Midem hâlâ berbat durumdaydı. Tostun hepsini yiyemedim. Serbülent’in getirdiği günlük gazetelere göz atıyordum ki, ülkenin içler acısı durumu iştahımı daha bir kapattı. Bir sigara yaktım, en iyisi buydu sanırım. Yediye doğru Sinan geldi. İyi bir uyku uyuduğu, sabah kahvaltısını hatta öğle yemeğini oldukça sağlam ettiği her halinden anlaşılıyordu. Yeni tıraş olmuş, ışıl ışıl gözlerle beni süzüyordu. Bense hâlâ yarı uykulu halimden kurtulamamış durumdaydım. Kendine bir rakı söyledi. Ben limonlu çay istedim. Henüz alkol içebilecek kadar iyi hissetmiyordum kendimi. “Dün gece feneri nerede söndürdün?” diye takılıyordu. “Sana cumartesi buluşmayalım demiştim. Sen istedin çek cezanı…” gibisinden bir şeyler geveledim ağızımda. Bir sigara yakıp, parmaklarımın yanma pahasına cam bardakta içmeye inat ettiğim limonlu çaydan ilk yudumumu aldım. “Söyle bakalım pazarı bekleyemeyecek denli önemli şey neymiş?” Sinan’ın yüzündeki muzip ifadeyi iyi bilirdim. Duymamı istediği şeyi işitmem en az yarım saatimi alacaktı. İlk önce yakın zamanda ne yaptığını anlatır sonra yaşamına giren en son kadın üzerine biraz dedikodu eder, sizi oyalarda oyalardı. İnsanları meraklandırmayı seven tiplerdendi. Pek de sevimli bulmadığım bu huy, Sinan’ı tanıdıkça keyifli bir oyuna dönüşmüştü. Herşeye rağmen kendini sevdirmeyi bilen tiplerdendi. Başka bir zaman ve yerde muhtemelen haftalık kadınlarından biri olacağım tipik bir yuppiydi. Ama üç yıl içinde garip diye tanımlanabilecek bir arkadaşlık kurmuştuk. Birbirlerine bir saatten fazla dayanamayan, snop, alaycı, zorunlu iki mesai arkadaşlığından en tehlikeli sırların bile paylaşıldığı bir dostluğa dönüşen uzun ve çetin bir süreçten geçmiştik. Hiç sevişmedik. Sanırım Sinan için bunca değerli olmamın en önemli nedenlerinden biri buydu. Zaman zaman aramızdaki çekim üstesinden gelemeyecekleri denli büyümüştü fakat her seferinde birimiz mantığını kullanıp bu güçten kurtulmayı başarmıştık. Karşımda oturmuş muzip gözlerle beni sevreden bu adamın kullandığı traş losyonunun bile başımı döndürdüğünü düşünüyorum. Keşke başka bir zamanda, başka bir yerde, farklı koşullarda birbirimizi tanısaydık diye geçiriyorum içimden. Rakısından bir yudum alıp sigara paketimden bir sigara yakıyor. Konuşmaya başlamayacak gibi görünmüyor. Serbülent ikinci çayımı getiriyor.
“Sevgilin nasıl?” diye soruyorum.
“Hangisi?” diyor.
“Hani şu Afrodit gibi vücudu olup, konuşmadığı zamanlar bir tanrıçayı andıran.”
“Benim bütün sevgililerim konuşmadıkları zamanlar tanrıçaları andırır, hangisinden
bahsediyorsun?”
Ukala diye geçiriyorum içimden ama bu muzip, ince alaya gülmeden de
geçemiyorum. “Truman Show’da yanında gördüğüm dilberden bahsediyorum Sinan.”
“Zeynep mi? İyidir herhalde, o geceden sonra hiç görüşmedik.”
Kendimi suçlu mu hissetmeliyim diye düşünüyorum. Sinan ve Zeynep adındaki dilberle Alkazar Sineması’nın fuayesinde, filmden onbeş dakika önce karşılaşıyoruz. Sinan yer göstericiye beklenenin üstünde bahşiş vererek imkansızı gerçekleştiriyor ve yan yana oturmamızı sağlamış oluyor. Filmden sonra hep birlikte yemek yemeğe Saki’ye gidiyoruz. Sanırım hanımefendinin başbaşa mum eşliğinde yemek yeme planlarını alt üst etmiş durumdayım. Yemek boyunca çenem bir türlü durmuyor; ilk önce filmden, sonra yayıncılık camiâsından, daha sonra latin edebiyatından, siyasetten konuşup duruyorum. Sinan her zaman iyi bir sohbet arkadaşı olmuştur ama dediğim gibi hanımefendinin bu gece için yaptığı planlarda ben yokum. Zaten hanımefendi de film hakkında yaptığı ilk fikir beyanından sonra benim planlarıma asla katılmayacağını alenen belli ediyor. Film konusunda ne ben, ne de Sinan aynı düşünceleri paylaşmıyoruz. Ben filmin başarılı bir kapitalist hayat eleştirisi olduğunu düşünüyordum. Sinan ise filmin bir medya taşlaması olduğunu savunuyor. Hanımefendinin ise bu konudaki tek düşüncesi Truman’ın nasıl olup da öylesine huzur verici ve sakin bir hayatı, tabi ünü de elinin tersiyle itebilmesi.
“İki haftadır Ankara’daydım,” diye bölüyor düşüncelerimi, “Henüz perşembe günü döndüm.” Sinan doğma büyüme Ankaralıdır. Seksendokuz yılında ODTÜ İşletme Fakültesi’ni sekiz yılın ardından bitirdikten sonra İstanbul’a gelmiş, o zamandan beri İstanbul’da yaşıyordu. İlk önceleri Ankara’yı daha bir andırdığı için karşı kıyıda oturmuş ama iki yıla kalmadan ruhuna ve yaşama biçimine en uygun yerin Cihangir olduğunda karar kılmıştı. Her ay belirli zamanlarda Ankara hasreti depreşir; aile, arkadaş bahanesiyle birkaç günlüğüne İstanbul’dan kaçardı. ‘Herkesin sığınabileceği sakin, huzurlu bir koya ihtiyacı vardır,’ demişti, benim şair gibi Ankara’nın sadece İstanbul’a dönüşlerini sevdiğimi söylediğim zamanlardan birinde. Ama Ankara’da iki hafta, Sinan gibi biri için bile oldukça uzun bir zamandı. Yüzüm allak bullak olmalı ki Sinan’ın birden ‘Bülent bize iki sek rakı gönder…’ dediğini duydum. Tam itiraz etmek üzereydim ki, beni susturup;
“Bir kez olsun uslu bir kadın olup karşındaki erkeği dinler misin! Anlatacaklarımdan sonra buna ihtiyacın olacak,” diye patlayıverdi. Sinan’ı ilk kez sesini birine yükseltirken görüyordum. Burada susmam gerekiyordu. Ama ben canı sıkkın bir erkeğin yanında nasıl davranması gerektiğini asla öğrenememiş kadınlardandım.
“Tamam beni meraklandırmayı başardın. Yumurtla bakalım, ne yumurtlayacaksan.
Birazdan duyacağım şeyler beni hem şaşırtacak, hem de allak bullak edecekti.
“Eski karım yeniden evleniyormuş, Ankara’ya bu yüzden gittim.”
Bir zamanlar evli olduğunu, İstanbul’a gelmeden önce boşandıklarını biliyordum. Ama Sinan, bitmiş ilişkileri konusunda boş boğazlık yapacak kişilerden değildi. Benimle eski karısı hakkında hiç konuşmamıştı. Evliliğiyle ilgili bütün bilgileri onu çok uzun zamandır tanıyan ortak arkadaşlardan öğrenmiştim. Sinan’ın nikah şahidi aynı zamanda derginin reklam müdürü olan Cenk, ortak bir arkadaşımızdı ki o dahi bu konuda çok fazla bir şey bilmiyordu. Cenk’ten öğrenebildiğim tek şey Sinan’ın Hale adındaki bu kadınla üniversitede tanıştığı ve nedeni bilinmez, ilk görüşte kadına aşık olduğuydu. Cenk’in bu ilişkiyi ta başından beri onaylamadığı belliydi ama hiçbir zaman elinde bu evliliği engelleyecek yeterli delil olmadığını öne sürüyordu. Zaman zaman Sinan’ın Ankara yolculuklarının tek nedenin bu şehirden kurtulmak olmadığını düşünmüştüm ama birçokları gibi bende Hale’nin İngiltere’de olduğunu sanıyordum. Bu nedenle bu rutin Ankara yolculuklarının üzerinde pek durmamış, Sinan’ın açıklamalarıyla yetinmiştim. “Hale’nin İngiltere’de olduğunu sanıyordum.”
Niye eski karın değil de Hale dediğimi bilmiyordum. Varlığından rahatsızlık duyduğum bu kadını niye cisimleştiriyordum ki. Sinan eski karısının adını bilmeme şaşırmış görünüyordu, elbette bunu yüzüme vurmadı. “Bir yıl önce İngiltere’den döndü.”
Allak bullak olmuştum. İşi pişkinliğe vurdum. “Herkesin bir kez hata yapma hakkı vardır ama insanlar neden hatalarını tekrar etmek ister hiç anlamam.” Sinan acı acı gülümseyip rakısından büyük bir yudum aldı. O an sözcüklerimle onu ne denli yaraladığımın farkına vardım. Yaptığım patavatsızlığı nasıl affettireceğimi bilmiyordum.
“Sen nasılsın?” diye sordum.
Rakı bardağına takılı gözlerini bana çevirdi. Sanki beni ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. Söyleyeceklerinin önemini ilk kez o an kavradım. Birazdan ameliyat masasında kaybettiği hastasının yakınlarına ölümünü bildirecek bir doktorun acı ve çaresizliği okunuyordu gözlerinde. Bir an dudaklarında o acı tebessüm belirdi. Sadece bir anlığına.
“Daha bomba haberi söylemedim bile,” deyiverdi. Bomba haber ne olabilirdi ki. Sinan’ı daha fazla ne sarsabilirdi. Ama bütün bunlarla benim alakam neydi. Tamam Sinan’ın eski karısı başka biriyle evleniyordu. Tamam ben Sinan’ın bu durumunda olmasına elbette üzülecektim. Ama beni sarsacağını düşündüğü haber bu muydu?
“Hayrola” dedim. “ Yoksa, karın cinsel tercihlerini mi değiştirmiş. Bir kadınla mı
evleniyor?” Yüzünde beliren o işaretten herşeyi anlamalı ve konuyu orada kestirip
atmalıydım.
“Hayır. Cenk’le.”
İşte bu gerçek bir bombaydı. Cenk Toköz, sevgili reklam müdürümüz, Sinan’ın yirmi yıllık arkadaşı, nikah şahitliğinden damatlığa terfi etmişti. Oysa Hale’yi pek sevmediğini düşünürdük hepimiz. İnsanlar ne denli ikiyüzlü olabiliyorlardı.
“Hangi Cenk?” Anlamsız bir soruydu elbette, ortak tanıdığımız bir tek Cenk vardı; Cenk Toköz.
“Cenk Kayınkaya.”
Bu kez dili tutulma sırası bendeydi. Cenk Kayınkaya lafıyla tüm hafızamı, belleğimi, algılama ve konuşma yeteneğimi kaybetmiş gibiydim. Ağızımdan çıkan ilk söz onu nereden tanıdığıydı. Hayır. Cenk’i tanımıyordu. Hiç tanışmamışlardı. Hale bahsetmişti. O da aradaki isim benzerliği nedeniyle sormuş soruşturmuş gerçeği öğrenmişti. Artık aramızda bir çeşit kan bağı olduğunu söylüyordu.
“Eh ne de olsa eski eşlerimiz birbiriyle evleniyor.” Ortamı yumuşatmaya, beni
rahatlatmaya çalıştığının farkındaydım. Ama ben kendimi eski Yeşilçam
melodramlarında gibi hissediyordum. Gerçekten traji-komik bir yaşamımız vardı.
Gülmeye başladım. Sinirlerim bozulmuştu.
“Buna içilir işte. Yeni kan bağımıza.” Rakıları bir dikişte bitirdik. Serbülent’den yeni rakılar istedik. Sinir bozucu gülüşlerimi bir türlü durduramıyordum. Böyle bir durum kaç kişinin başına gelirdi ki.
İlk kadehi mutluluklarına kaldırıyoruz. Cenk Kayınkaya. Her ne kadar Cenk için eski kocam lakabını kullansam da, biz resmi olarak hiç evlenmemiştik. Her ikimizde devlet tarafından tasdiklenmiş bir belgenin bir şey ifade etmediğine inanıyorduk. Sanırım Cenk için o zamanlar kısıtlaması koymak gerekiyordu artık. Duygularımı analiz edemeyecek denli şaşkındım. Aslında bana neydi ki. Yıllar önce bitmiş bir ilişki. Tam tamına dört yıl, iki ay, on yedi gün olmuştu. Tarihi bu denli kesin hatırlamış olmaktan korktum. Bir cumartesi günü, tek bir sözcük etmeden beş yıldır birlikte yaşadığımız evi ve onu terk etmiştim. O Ankara’daydı. Babası kanser teşhisiyle hastanede yatıyordu. Onu böyle bir durumda bırakmak hiç de insani bir davranış değildi ama o evde ve onunla bir dakika daha geçirirsem delireceğimi düşünüyordum. Perşembe günü taşınmaya karar vermiş, cuma sabahı bir ev bulmuş, kontrat imzalamış, cuma gecesi sadece bana ait olan birkaç parça eşyayı toparlamış ve ertesi gün geride tek bir not bırakarak taşınmıştım. “Hiçbir sevginin ardından gidemem. Sevgi inandırıcı değil. Sen inandırıcı değilsin. Bir yıldır yan yana yaşadığımız gerçeğin adını koyuyor; bu evden ve senden gidiyorum. Hoşçakal.”
Bir daha onunla hiç görüşmedik. Bir yıl sonra ortak arkadaşlarımızdan -onların da çok azıyla görüşüyordum-temelli Ankara’ya döndüğünü öğrendim. Yedi ay sonrada babasının vefat ettiğini duydum. Demek şimdi evleniyordu. Onun adına sevinmeliydim sanırım. Ama nedense kendimi aldatılmış, yıllarca birlikte inandığımız herşeye ihanet edilmiş, kandırılmış hissediyordum. Saat dokuzu geçiyordu, lokal gitgide kalabalıklaşmaya başladı. Sinan, ‘Kalkıp bir yerlere gidelim de adam gibi yemek yiyip içelim’ teklifinde bulundu. Hesabı ödemek üzere bara yanaştık. Barın çevresindeki taburelerde mimarlık öğrencileri oturuyordu. İçlerinden bir kız nazarı dikkati çekecek şekilde kaşınıyordu. Arkadaşları ‘uyuz mu oldun?’ diye takılıyorlardı kıza. Kızsa hiç istifini bozmadan, kaşınmasına devam ederek, ‘Birol’a alerjim var,’ dedi. Yanında oturan çocuk eğilip kızın dudaklarına bir öpücük kondurdu. ‘Evet, neredeyse dünyadaki herşeye alerjisi var. Başta da bana. Ben neden bel ağrıları çekiyorum sizce, karı her gece beni yataktan atıyor yahu. Neler çektiğimi bir bilseniz.’ Gençlere özgü bir iyi niyet ve anlayış vardı sözlerinde. Kız, alerjisi olduğu konusunda gerçekten haklıydı galiba. Bütün kolları pul pul kabarmıştı. Serbülent hâlâ başka müşterilerle ilgileniyordu. Kız birden çocuğa dönüp, ‘Sen bu akşam annene, Ankara’ya gitsene’ dedi. ‘Bende rahat bir uyku çekivereyim.’ Sinan’la göz göze geldik. Diğer müşteriler hesaplarını ödeyip, Serbülent bize döndüğünde biz hâlâ şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk.
“Gidiyor musunuz Sinan Abi?”
Hesabı ödeyip asansöre bindik.
“Nikaha gitmek ister misin? Ben davetliyim, bu durumda yanımda istediğimi götürebilirim. Bakarsın bizi nikah şahidi bile yapabilirler. Ne de olsa her ikisini de bizden daha iyi tanıyan birileri yoktur.” Asansör zemin kata indi. İstiklal Caddesi’nin olağan cumartesi kalabalığına karıştık. Gündüzün ılık havası soğumaya yüz tutmuştu. Hafif bir ürperti hissettim. Sinan’ın koluna girdim. Bu kez daha şiddetli bir ürperti bedenimi sardı. Sanırım bu gece her ikimiz de aramızdaki o şiddetli çekime boyun eğecektik. “Sahi” dedim. “Kızın gerçekten çocuğa alerjisi mi vardı sence.”
“Sanırım,” dedi.
“Öyleyse neden birlikteler?”
“Bunu konuşmadıkları zaman tanrıçaya benzeyen kadınlarla düşüp kalkan bir adama
mı soruyorsun?” “Hayır,” dedim, “Bunu eski karısının eski kocamla evleneceği erkeğe
soruyorum.”
Saki’de yer bulamadık. Cumhuriyet’e gittik. Yol boyunca hiç konuşmadık. Ali Abi bize iki kişilik bir masa ayarladı. Daha siparişlerimizi vermeden paçanga böreklerimiz masada hazırdı.
“Sahi,” dedim. “Bizi nikah şahitleri yaparlar mı?” “Yapmasalar bile en azından bir  kutu alerji hapı götürebiliriz onlara düğün hediyesi olarak. Unutmadan açık bir eczane bulalım da, eve giderken incidal almayı unutmayalım.” Keyfim yavaş yavaş yerine geliyordu.
“Hiç gereği yok sevgilim,” dedim. “Bende üç kutu var. Bizi uzun bir süre idare eder. En azından bu gece.”

 

Hande Cav

 

Kategoriler
Aşk-İlişkiler
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular

  • Alerjiniz mi var

    Alerjiniz mi var?

    Dermatolog Dr.Melisa Eczacıbaşı sizlerden gelen soruları yanıtlamaya devam ediyor. Akneler, vücut lekeleri, lazer epilasyon ve daha birçok konuda merak ettiğiniz soruların yanıtlarını almak için bizlere yazmanız yeterli. Soru 1:...
  • Sonbaharın gelişiyle alerji

    Sonbaharın gelişiyle alerji

    Günlük yaşantıyı olumsuz etkileyen hayatı çekilmez kılan alerjiler sonbaharın gelişiyle kendini en güçlü şekilde göstermeye başlıyor. Allerji ; yabancı bir cisim, polen, ev tozu akarı, hayvan atıkları veya ev...
  • Çocuklarda alerjiye dikkat

    Çocuklarda alerjiye dikkat

    Baharın gelmesiyle birlikte mevsimsel ve reaksiyonel alerjiler çocuklarımızın neşesini kaçırabilir. Bu sebeple bahar aylarında çocuklarınızı yakından izleyin ve alerji testi yaptırmayı ihmal etmeyin. Uzmanlar alerjiyi; “Vücudumuzu koruyan bağışıklık sisteminin...