Adalet Merhametten Daha Önemlidir

Murat Uyurkulak’ın ‘aşk, yalnızlık ve şiddete dair’ on iki hikâyeden oluşan Bazuka adlı kitabı geçtiğimiz ay yayımlandı. 2002’de yayımlanan ilk romanı Tol ve ardından gelen Maña tanınan Uyurkulak’la, hem...
Murat Uyurkulak yazar kitap resim

Murat Uyurkulak’ın ‘aşk, yalnızlık ve şiddete dair’ on iki hikâyeden oluşan Bazuka adlı kitabı geçtiğimiz ay yayımlandı.

2002’de yayımlanan ilk romanı Tol ve ardından gelen Maña tanınan Uyurkulak’la, hem kişisel hikâyesi, hem de anlattığı hikâyelerin birçoğunun zeminini oluşturan, Türkiye’nin yakın geçmişinden bugüne uzanan yakıcı meseleleri üzerine konuştuk.

Murat Uyurkulak BazukaBazuka’da yer alan öyküler daha önce çeşitli yerlerde yayımlanmış olsa da, kitap epey ses getirdi. Nasıl tepkiler aldın?

Aslında bu hikâyeleri bir kitapta bir araya getirmek aklıma gelmezdi. Üzerinde çalıştığım roman artık kuyruğunu yiyen yılana döndü; sürekli olarak yazıyorum ve siliyorum. Böyle olunca, bu hikâye kitabını yayımlayıp bir ferahlamak istedim. Hikâyeleri sevmeyenler çıksın, beni bir fırçalayıp dünyaya indirsinler diye… Roman bekleyenler bozuldular biraz, böyle incecik bir şey görünce. Hiç sevmeyenler de oldu ama tepkiler genel olarak olumlu.

‘Kırmızı’ adlı öykünün ana karakteri olan büyükdeden Hamza, sana ‘Ermeni ismi’ koydukları için annene ve babana kızıyor. Gerçek bir hikâye mi bu?

O hikâyenin hakikatle bağı olan tarafları var. Hamza Dede yani annemin dedesinin I. Dünya Savaşı’nda ve İstiklal Harbi’nde savaşmış, Osmanlı askeri olarak soykırıma katılmış, askerden döndüğünde Ermenilerle ilgili dehşetli hikâyeler anlatmış, yaşlanıp bunayınca da, hakikatin zihnine geri dönmesiyle, soykırımda yaptıklarını anlatmaya başlamış. Ben o zeminin üzerine bazı kurgusal öğeler ekledim; ‘Ermeni Murat’ meselesi de bunlardan biri.

Onu, Kürtlerin de, Türklerin de, Ermenilerin de kullandığı bir isim olduğundan, dokunmak istediğim noktaya tekabül edebileceğini düşünerek koymuştum hikâyeye.

Hikâye, Anadolu’da yaşayan bütün halklara öfke duyan Hamza Dede’nin bu kötücüllüğüne zıt bir şekilde, bir nevi ‘mutlu son’la bitiyor…

Evet, çünkü ben yeterince kuvvetli bir edebiyatçı değilim. Mesela Louis-Ferdinand Céline gibi kuvvetli edebiyatçılar vardır; ben onlar gibi, insanın hırsı, karanlığı, şiddeti ve insana dair karamsarlıkla bitiremiyorum hikâyeleri. Bir Yeşilçam dürtüsüyle, ille insanlıktan, insanın iyi olma ihtimalinden yana, ‘mutlu son’la bitirmek istiyorum.

Murat Uyurkulak yazar kitap resim

Yetiştiğin aile ortamında, Ermenilere ilişkin algılar büyükdedenin anlattığı hikâyelerle mi şekillenmişti?

Ailemde, özellikle de Aydın’dakilerde, yalnızca ‘Ermeni’ değil, ‘Kürt’ ve ‘Alevi’ kelimelerine karşı da her zaman bir alerji vardı. Bunlar hiçbir zaman iyi anılmaz, olumlu bir tınıyla kullanılmazdı. Mahalleye, sözgelimi Sivas’tan bir aile taşınmış olurdu, biz de onların çocuklarıyla tanışıp arkadaşlık yapardık. Bizim yaşlılardan biri, “Sordunuz mu bakalım, Alevi’dir belki onlar” derdi. Evde birkaç Ermeni mevzuunun geçtiğini de hatırlarım. ‘Ermeni’ kelimesine yüklenen anlam hiçbir zaman pozitif değildi; hep tedirgin, gerilimli bir hava yaratırdı, bunu hissetmiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bunun bilinçaltlarında bir gerginlik konusu olarak durduğunu söyleyebilirim belki. Büyükdedemin anlattığı hikâyelerin de etkisi olmuş olmalı bunda ama neyi ne kadar biliyorlardı, ya da bir aile olarak, 1915’te ve sonrasında yapılanlara ne kadar tanık oldular, neyi nasıl yaşadılar, bilmiyorum. Kendileri bizzat yaşamış olmasalar bile, duyduklarından, öğrendiklerinden, çevrede konuşulanlardan -ki bunların konuşulduğundan eminim- tedirgin ve negatif bir yük kazanmıştı bu kelime, onu hatırlıyorum.

İzmir, 20. yüzyıl başlarında önemli bir Ermeni nüfus barındırıyordu. Kentin Ermenilere dair hafızası günlük hayatta hissedilir mi?

İzmir’de günlük hayat içinde hatırlanan, yâd edilen azınlık grubu Yahudiler, biraz da Rumlardır. Mesela, Bornova Anadolu Lisesi’nde yedi sene okudum, okulda bir kez bile bir Ermeni muhabbeti olduğunu hatırlamıyorum. Okulun bulunduğu alan üniversite kampüsü gibidir. Yanlış hatırlamıyorsam oradaki bazı binaların eskiden Ermenilere ait olan köşklermiş.

Senin ‘Ermeni meselesi’yle tanışman hangi döneme denk geliyor?

‘Ermeniler’ diye bir insan topluluğu olduğunu, bu topraklarda yaşamış ve küçük bir kısmının hâlâ yaşamakta olduğunu, onların başına gelenleri, 17-18 yaşlarındayken, okuyarak öğrendim. Üniversiteye başladığımda bende bir kırılma oldu. 1990 senesiydi, Kürt mücadelesi giderek yükseliyordu. Aslında Kürt meselesinden başladım okumaya, ve oradan dallanıp budaklandı okumalarım. Ne olmuş, ne bitmiş, öğrenmek için tarihe girdim. Osmanlı üzerine, I. Dünya Savaşı ve sonrası üzerine okudum. Giderek, Cumhuriyet’in inşasında bir sakatlık olduğunu, iyi inşa edilmediğini, bize öğretilen, lanse edilen tarihin irili ufaklı infilak eden tarafları olduğunu gördüm. Fikret Başkaya’nın, İsmail Beşikçi’nin kitaplarını okuyordum. Tabii, sistematik değil, el yordamıyla ilerleyen okumalardı bunlar.

Bu genel yeniden harmanlanma, el yordamıyla gelişen bilinç harmanlanması Ermeni meselesine de vardı. Bulabildiğim her şeyi okudum. Kaynak çok azdı, olanlara da ulaşmak zordu; kitapçıya sorardın, bulunmazdı, İstanbul’dan istetirdin, 10-20 gün sonra o da belki gelirdi. Bugünkü gibi canlı bir yayıncılık faaliyeti de yoktu o zaman. O açıdan Belge Yayınları’nın çok önemli bir işlevi oldu.

Murat Uyurkulak yazar kitap

Ama yalnızca şahsi okumalarla şekillenen bir ‘bilinçlenme’ değildi bu. İçinde yer aldığım ‘Sınıf Bilinci – Patronsuz, Generalsiz, Bürokratsız Sosyalizm’ gazetesi, Kürt ve Ermeni meselelerinde duyarlıydı. Sungur Savran’ın da benim için bu konuda yol göstericiliği olduğunu eklemeliyim.

Daha yakıcı, daha sıcak bir süreç olduğu için, teşkilat içersinde Kürt meselesi üzerine sistematik okumalar yaptık. Ermeni meselesi üzerine böyle bir okuma çalışması yaptığımızı hatırlamıyorum, ama bir görmezden gelme söz konusu değildi; o konuda da ciddi bir duyarlılık ve soykırımın tanınması gerektiğine dair net bir tavır her zaman vardı.

İstanbul’a 1999’da taşınmışsın. Edebiyatına Ermeni meselesini ve Ermenileri dahil etmen, bu şehirdeki gözlemlerinin de bir payı var mı?

İstanbul’a gelmeden önce, zaten Ermeni meselesiyle ilgili epey bir şey okumuştum, kafam o anlamda çok karışık değildi. 1915’te neler olduğunu, öncesinde ve sonrasında neler yaşandığını az çok biliyordum, ama bunların bugünün diplomatik, siyasi meselelerine yansımasıyla ilgili pek bir bilgim yoktu. O açığı da İstanbul’da, işim sayesinde kapatmış oldum: Radikal gazetesinin dış haberler servisinde çalışmaya başlamıştım; 2-3 günde bir Ermenilerle, Diaspora ve Ermenistan’la ilgili haberler geliyordu önüme. Bunlarla, meselenin güncel yönünü daha derinlemesine öğrenme şansım oldu.

Son zamanlarda, 1915 sonrasında burada kalanların devletle ilişkilerinde neler yaşadıkları, neye maruz bırakıldıkları ve hayatta kalmak için nasıl stratejiler geliştirdikleri beni çok ilgilendirmeye başladı. Yıllardır Kurtuluş semtinde yaşıyorum. Dikkatimi çeken bir şey var: Apartmanların girişlerindeki zillerde hiçbir zaman Ermeni ismi görmedim; zillerin yanındaki isim yerlerinin çoğu boş. Nüfusunun yarısını Ermenilerin oluşturduğu bir mahalle için çok manidar bir durum bu. Yine, evime yeni taşınmıştım, alt katta Ermeni bir kadın oturuyordu. Bir gün kapı çaldı, açtım. Evimin balkonundan su damlıyormuş, alt katın salonunun tavanı bu yüzden rutubetlenmiş, haberim yok. Bunu söylemek için gelmiş ama, kapıdan beş metre ilerde durup konuşuyordu benimle. Normalde kapıya ne kadar mesafede durursun? En fazla bir metre herhalde.

Bunların boşuna olmadığı açık; bir sebebi var hepsinin, ve bu hiç iç açıcı bir sebep değil. Bu tür durumları didiklemeye, anlamaya çalışıyorum.

Bir başka örnek vereyim. Yakın zamanda Musa Dağ’da Kırk Günü okudum. Daha önce okuyamamıştım, baskısını bulamadığım için. Bu kitap Ermenilere yaktırılırken, bunu yapmak zorunda kalanların ne hissettiklerini anlamaya çalışıyorum. Çok büyük bir yalnızlık olsa gerek. Sesini duyurabildiğin, derdini anlatabileceğin hiçbir merci, seni tanıyan hiç kimse yok. Bunlar üzerine okumaya, işin bu yönünü anlamaya çalışıyorum.

Verdiğin örnek, 1982’de, ASALA’nın Esenboğa saldırısından birkaç gün sonra, Türkiye vatandaşı bir Ermeni’nin ASALA’yı protesto etmek için Taksim Meydanı’nda kendini yakmasını anımsatıyor – aynı şey olmasa da…

Böyle bir şey olduğunu bilmiyordum, ilk defa duyuyorum. Şunu söyleyebilirim: Bir insanın bunu yapacak noktaya gelmesi için arkada epey bir zulüm katmanları olması gerekir. Neticede ait olduğumuz yer kendi tarihimiz, o tarihten gelen hikâyelerin yüküyle yaşıyoruz. Mesela en ‘ılımlı’, hayatta kalma stratejilerini en garantili yere inşa etmiş bir Ermeni bile, sanmıyorum ki soykırımdan dolayı azıcık da olsa bir öfke, bir haksızlığa uğramışlık, terk edilmişlik duygusu taşımasın. Böyle bir olay, o zulüm ve bastırma mekanizmalarının ne kadar sert, ne kadar şiddetli kurulduğunun göstergesi olabilir ancak.

‘Şarap’ adlı öykünün odağında, camiye çevrilmiş eski bir Ermeni kilisesi var. 1915’e, onun izleri üzerinden gönderme yapıyorsun.

Ortada büyük bir suç, ve silinmeye çalışılan bir hafıza var, fakat son dönemde, bilhassa Hrant Dink’ten sonra bir şeyler tartışılmaya başladı. Bu tartışma zemininde, edebiyat yoluyla, vaktiyle bu topraklarda kadim bir halkın yaşadığını ve bu topraklardan silindiğini, sürülüp atıldığını hatırlatmak, bire bir anlatmak, onun kalıntılarını ve bugünkü tezahürlerini insanlara göstermek gibi bir iddiam ya da niyetim yok. Fakat bu kadar üstü örtülmeye, unutturulmaya çalışılmış bir meselenin izlerini görmek, edebi açıdan çok heyecan verici geliyor bana. İki sene sanat tarihi okuduğum için biraz bilgim de var. Bu tür izlerin peşine düşüp arkalarındaki hikâyeleri araştırmaya, “Burada kimler yaşıyordu, nasıl insanlardı, nasıl yaşıyorlardı, ne yapıyorlardı?” gibi sorularla, bu edebi tadın peşinden gitmeye çalışıyorum. Ama mesela, o hikâyeyi okuyan bir Türk “Evet ya, vaktiyle burada Ermeniler yaşıyormuş, bazı camiler de aslında kiliseymiş” derse, buna dair ufacık da olsa bir iç sorgulamaya, iç muhasebeye gönül indirirse, buna da sevinirim tabii ki.

Geçen yıl, Van-Akhtamar’daki Ermeni kilisesinde yılda bir kez ayin yapılmasına izin verildi. Ayin öncesinde, merkezinde, kilisenin haçının yerine konup konmayacağı sorusunun yer aldığı birçok tartışma yaşandı. Az evvel sözünü ettiğin ‘hayatta kalma stratejileri’ açısından, bu tartışmaları ve devletin iznini nasıl değerlendiriyorsun? Biraz dolaylı bir yerden cevaplamaya çalışayım. Birçok ülkede, çeşitli barış ve özgürlük gruplarının, demokrasi yanlısı grupların söylemlerinde “Demokrasi, hemen şimdi”, “Barış, hemen şimdi” vardır. Bu ‘hemen şimdi’ kısmı çok önemli. Zalimin keyfini, lütfunu beklemek çok anlamlı bir şey değil. Bir vicdan infilakı, samimi bir özür, samimi bir hesaplaşma yaşamadan, çok diplomatik, siyasi hesaplarla bir alanı açıveriyor, “Ben sana bu hakkı verdim işte, al kullan, onun içinde oyalan” diyor ve yine kendi haklılığından, meşruluğundan emin bir şekilde devam ediyor. Açtığı o küçücük alanı da her an geri alabilir, çünkü zihniyetinde herhangi bir değişiklik yok.

Çok çıplak haksızlıkların, çok çıplak adaletsizliklerin, çok çıplak zulümlerin karşısında mücadele ederken, müzakere ve taviz konusunda çok dikkatli olmak lazım. Çünkü “Bir hakkı alıyorum” derken, kendi onurundan çok şey kaybedebiliyorsun. Bu Kürt hareketi için de böyle, işçi sınıfı hareketi için de, diğer toplumsal mücadeleler için de. Katakulliye getirebiliyorlar seni. O yüzden daha dirençli, daha sabırlı, daha sonuç alıcı ve uzun erimli bir mücadele gerekiyor.

Murat Uyurkulak

Mesela, Kürt meselesinde şöyle utanç verici bir cümle kuruluyor son zamanlarda: “Anadilde öğretim olur, eğitim olmaz.” Hadi ordan! Sen bu cümleyi kurduğun an, hiçbir şey anlamadığını, hiçbir şeyi teslim etmediğini, hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını ifade etmiş oluyorsun. Anadilde resmi eğitimin pazarlık edilecek bir tarafı olamaz; asgarisi bu olmalıdır zaten. Zalimin lütfu beklenemez burada. Çünkü zaten mücadelenin esası, özü o.

Ermeni meselesinde de, bence asgari nokta, soykırımın tanınması ve hakiki, samimi bir özürdür. Ve bununla kalmaması, gasp edilmiş mülklere dair taleplerin de dinlenmesi ve bunlara dair bir çözüme doğru yol alınması gerekir.

Akhtamar meselesinde de şunu söyleyebilirim: Ben, işim gereği, dış basından sürekli olarak çeviriler yapıyorum. Bu konuda da, ‘Armenian Weekly’ gibi dergilerden, hem ılımlı kanattan, hem de “Bu ayine katılmamak gerekir” diyen kanattan birçok yazı çevirdim. Bunları okurken, siyasi tavır olarak bana ikincisi daha yakın geldi. Çünkü haçın konup konmayacağı tartışılıyorsa, kemiklere sızmış o milliyetçilik ve zalimlik hâlâ devam ediyor demektir. Orası bir kilise, elbette ki haçı konacak. Bunun tartışması olur mu! Ne demek “Burada yılda bir kez ayin yapabilirsiniz”? Sen kimsin? Ruh hali şu: “Buranın sahibi benim, ben haklıyım.” Bunu şuraya da taşıyabilirsin: “Ben tehcir etmekte de haklıydım, kovmakta da haklıydım, katletmekte de haklıydım.” En ufak bir değişiklik yok ki…

Sadece Ermeni meselesi açısından değil, bütün kaybedenlerin, ezilenlerin, haksızlığa uğramış olanların, yok sayılanların mücadeleleri açısından, bu tür durumlarda daha soğukkanlı olmak gerektiğini düşünüyorum. Zalimin lütfettiğiyle yetinmek, ne zalimde ne de mazlumda hakiki bir değişim yaratabilir.

“Kürt meselesinde, ‘Anadilde öğretim olur, eğitim olmaz’ gibi utanç verici cümleler kuruluyor son zamanlarda. Bunu söyleyen, aslında hiçbir şey anlamadığını, hiçbir şeyi teslim etmediğini, hiçbir şeyden pişmanlık duymadığını ifade etmiş oluyor. Anadilde resmi eğitimin pazarlık edilecek bir tarafı olamaz; asgarisi bu olmalıdır zaten.”

Bu çerçevede, 2008’in sonunda başlatılan ‘Özür Diliyorum’ kampanyasını ve 2010’da, 24 Nisan öncesinde başlatılan “Bu acı hepimizin” girişiminin çabalarını nasıl değerlendiriyorsun?

‘Özür Diliyorum’ kampanyasına, çok inanarak, çok yürekten imza verdim. İmza kampanyası sonrasındaki “Bu acı hepimizin” girişimi hakkında, kardeşim Serhat Uyurkulak, “Bu acı hepimizin değil” diye bir yazı yazdı. Serhat o yazıyı yazdığında ben de benzer birtakım kuşkular yaşıyordum. “Bu acı hepimizin” demek, kendi içinde büyük iyi niyetler taşısa da (ki bu girişimi örgütleyenlerin iyi niyetinden, bir şeyler yapma arzusundan hiç kuşku duymuyorum), bunu söylerken bir durup düşünmek lazım. Bu sözle bir şeyi sınırlamış, bir sınır çizmiş oluyoruz ve bunun içerisindeki kimi maddi tezahürleri görmeyebiliyoruz, es geçebiliyoruz. Bu acı hepimizin değil; bu acı Ermenilerin acısı. Ve bu acının yanında, tazmin edilmesi, onarılması, geri verilmesi gereken bir sürü şey var. “Bu acı hepimizin” dediğimizde bu talepleri ötelemiş, bastırmış, görünmez kılmış olabiliriz. “Olabiliriz” diyorum, çünkü bir süreç devam ediyor sonuçta. Mesela, “Kürtlerin acısı hepimizin” diyebilir miyiz? Tamam, güzel bir dayanışma ifadesi bu, ama talepler karşılanacak mı, nasıl olacak, ne öneriyorsun?

Bu konuda bir şey yok… Devlet çok inatçı, adım atmıyor. Dolayısıyla Kürt hareketi de, bölgede kendi politik ağırlığını koymaya, devleti bir yere zorlamaya çalışıyor. Oradaki durum 90’ların başmdakinden daha kötü bir noktaya sürüklenirse, artık burada durup “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Kürtlerin hakları verilsin” demek yeterli olmayacaktır.

Kürt halkının mücadelesini destekleyen, haklarını almasını savunan Türkler olarak bizim oraya gidip risk almamız, oradaki güvenlik güçleriyle halkın arasına kalkan olmamız, o kurşunu, o gazı bizim de artık biraz karşılamamız gerekecektir. Aynı şey Ermeni meselesinde de geçerli. “Bu acı hepimizin” demek yetmez; bu ülkede bir halkın yok edildiğini de söylemek ve Ermenilerin bu konudaki taleplerine sahip çıkmak gerekir. Onun talebine sahip çıktığın zaman, onunla birlikte mücadele etmişsin demektir. Risksiz bir uzaklıkta durmayıp aktif destek vermek gerekiyor. Adalet merhametten daha önemlidir.

“Genç kuşak sürekli olarak apolitik olmakla suçlanıyor. Öyle bir şey yok. Çok iyi eserler çıkacak bu kuşaktan. Diyarbakır’dan da çıkacak, başka yerlerden de. Mesela Trabzon’dan çok büyük bir romancı çıkacak, bunun zarını atıyorum!”

Anlattığın hikâyelerin, okuyarak edinilmiş bilgilerden ziyade, ‘hayatın içinden’ tanıklıklara dayandığı hissediliyor. Öyle mi gerçekten?

Yazarken hep hayatın içinden bakmak durumunda kaldım, çünkü 17 yaşında evden kaçtığım için sürekli çalışmam gerekti; garsonluk, soğuk mezecilik, aşçılık, otel işletmeciliği yaptım. O sektörde dışarıdan pek görünmeyen, çok ince ama yoğun bir şiddet vardır. Buna yakından tanık olduğumdan, hayatın ürettiği şiddetin ne olduğunu az çok biliyorum. Dinsel, ırksal, etnik bir gruba ait olmanın bu şiddeti nasıl ağırlaştırdığını, tezahürlerinin ne şekilde olduğunu, mesela bir müşterinin bir komiyle tartışırken “Pis Kürt!” deyivermesinin nereden kaynaklandığını ve bu sözün o Kürt kominin üzerinde nasıl bir etki bıraktığını da biliyorum. Dolayısıyla, çok ciddi arkeolojik kazılar yapmam gerekmiyor. O yüzden de şiddeti hiçbir zaman çıplak bir şekilde gösteremem, çünkü şiddete karşıdan bakamam. Mesela öyle yönetmenler, yazarlar var, eserlerinde oldukça çıplak bir şiddet üretebiliyorlar. Sakıncası yok bunun tabii, ama ben o şekilde ifade edemem, çünkü içinden biliyorum. Ona bizzat tanık olduğum için ancak yanında durarak anlatabilirim.

O kişinin “yanında durarak anlatırken”, aslında onun karşısındakini de anlatıyorsun…

Bu ülkeye rengini veren, tahakküm eden, erkek ve milliyetçi bir zihniyet var; travestinin hikâyesini de, çocuğun hikâyesini de, o zihniyete vurarak anlatmaya çalışıyorum. Ben bu zihniyetin sesini futbol maçlarındaki tezahüratlarda duyuyorum. Ülkeye egemen olan; sadece Ermenilerin, Kürtlerin değil, kadınların, transseksüellerin, Alevilerin, çocukların, eşcinsellerin, yani, ona ait olmayan herkesin hayatını zindana çeviren; onları daimi bir korku ve tedirginlik içinde yaşatan, işte sokakta da duyduğumuz o ses. İşin kötüsü, öyle bir ses ki bu, kendi haklılığından en ufak bir şüphe duymuyor. Hep o haklı, hep o meşru… Zaten kollanıyor, korunuyor, çünkü ona göre teşekkül etmiş bir devlet var. Biat edeni kollayan bu gayriahlaki zihniyetin kenarda bıraktığı insanları anlatmaya çalışıyorum. Ama bunu yaparken haddimi bilmeye dikkat ediyorum ve bazı noktalarda kendimi geri çekiyorum, çünkü ben o anlattığım kişinin içini bilemem; tanık olduklarım ve hissedebildiklerim kadarıyla, ve onun yanından konuşarak anlatabilirim ancak.

Bu memlekette yüz binlerce insan mezar gibi evlerde oturuyor, cehennem gibi hayatlar yaşıyor. Kadınlarınki, katmerli bir cehennem. Çocuklar da çok ciddi ayrımcılığa ve şiddete maruz kalan bir grup. Hepsine bakmaya çalışıyorum. Bu bir tür ‘tarama’ gayreti aslında. Bu şiddetin, baskıların, adaletsizliklerin, yoksulluğun, insanların hayatlarının içinde nasıl tezahür ettiğine bakmaya çalışıyorum. Mesela, lime lime olmuş takım elbisesi ve ayakkabılarıyla, elinde evden aldığı bir tepsi, üzerine koyduğu poğaçaları satmaya çalışan, köyü yakıldığı için İstanbul’a gelmiş bir Kürt’ü nasıl anlatabilirim? Derdim bu.

Bu ‘edebi’ derde, bütün bu meseleleri okura göstermek, kenarda bırakılana ses vermek gibi bir istek de dahil mi?

“Ben bunları anlatayım da insanlar bu düzenin bozuk olduğunu, şiddet ürettiğini, çok büyük kitlelerin yoksulluk ve acı içinde yaşadığını görsünler” gibi bir saikle yazmıyorum. Neden yazdığımı ben de bilmiyorum. Sadece, yazılması gerektiğini düşünüyorum. Herkesin kendini ifade etmek için tuttuğu bir yol var, benimki de yazmak. Yazmadım mı rahat edemiyorum. Mesela, arka camında Osmanlı tuğrası olan bir Topkapı dolmuşunda, Türkçe bilmeyen bir Kürt kadının elli kuruşu eksik çıktığı için, şoförün, ben ona o elli kuruşu uzattığım halde, “Hayır, o verecek” deyip arabayı durdurmasını, kadını iki çocuğuyla birlikte arabadan indirmesini, sonra ben “Sen ne yapıyorsun?” deyince oradaki iki-üç dolmuşçuyla birlikte beni aralarına alıp evire çevire dövmelerini anlatmak istiyorum. Anlatmazsam, kalacak orada. Türkçe bilmeyen Kürt kadına reva görülen muameleyle başlayıp benim dayak yememle sonlanan o küçücük hikâye bir sürü şey söylüyor, ve ben bunu anlatmak zorunda hissediyorum kendimi, orada bırakmak istemiyorum. Tabii, yazdıklarımda merkeze aldığım konular itibariyle, kitaplarım ve politik kimliğim hep yan yana durdu, birbirinden ayrılmadı. Ama bence edebiyat politik olmak zorunda değildir, edebiyatçı hiç değildir; önemli olan eserin iyi olmasıdır. Politikayla hiç alakası olmayan bir insan, nefis bir edebi metin yazabilir.

Güncel edebiyatı takip ediyor musun?

Bilhassa genç kuşağı takip etmeye çalışıyorum. İlgi duyduğum yazarların kitaplarını da kaçırmamaya gayret ediyorum. Ama güncel edebiyatı çok yakından, çok yoğun bir okuma mesaisiyle takip ettiğimi söyleyemem. Bu aralar İkinci Yeni’ye sardım biraz, ama şiirlerine değil, onları var eden koşullara… 1950’lerde, 1960’larda nasıl bir hayat vardı memlekette, o hayatın sivil tarafları, askeri tarafları nelerdi, bunların hayatın içindeki, sinemadaki tezahürleri nasıldı? Bunlara bakmaya, böyle göstergeleri okumaya çalışıyorum son zamanlarda.

Geçtiğimiz hafta, Radikal Kitap’ın yazarlar ve eleştirmenlerle yaptığı bir ankette, ilk romanın Tol, 2000’li yılların en iyi romanı seçildi. Şaşırtıcı oldu mu senin için?

Tol’u matbaaya gönderirken yayıncımla birbirimizi kutlamıştık, “Hiç satmayacak bir roman basıyoruz, ne güzel” diye. Sonra ilgi görünce biz de şaşırmıştık. Tabii, yüz binler falan satmadı ama kendi çapı itibariyle kötü değildi satış, 20 binin üzerine çıktı. Nedenini ben de bilmiyorum. Bir yere, bir kuşağa denk geldi herhalde. 12 Eylül odaklı bir roman olmasına rağmen gençler çok okudu Tol’u.

Bu tür soruşturmalar görecedir her zaman, 2000’li yıllarda çok iyi romanlar yazıldı, onlardan biri de seçilebilirdi. Ve yakın zamanda çok daha iyilerinin de yazılacağından eminim. Genç kuşak sürekli olarak aşağılanıyor, apolitik olmakla suçlanıyor, bilhassa 68 ve 78 kuşağından gelenler tarafından. Hayır, öyle bir şey yok. Tamam, politikadan bir uzaklaşma oldu ama bugünün yakıcı meselelerini dert edinen, okuyan, çok sıkı gençler var ve sayıları hiç az değil. Çok iyi eserler çıkacak bu kuşaktan. Diyarbakır’dan da çıkacak, başka yerlerden de. Mesela Trabzon’dan çok büyük bir romancı çıkacak, bunun zarını atıyorum!

Kategoriler
Kültür&Sanat

Benzer Konular

  • Aşk Acısından Nasıl Kurtulunur

    Aşk Acısından Nasıl Kurtulunur?

    Her insan, gençlik yıllarında, hatta ergenliğe adım attığı dönemlerden itibaren aşk acısı yaşamıştır. Küçük yaşlarda aşk yaşamanın ne demek olduğunu bilmeden bile kendimizi aşık hissettiğimiz zamanlar olmuştur. Tabi o...
  • Yuval Noah Harari

    Mutluluk Hakkı – Yuval Noah Harari

    İnsanlığın gündemindeki ikinci büyük proje muhtemelen mutluluğa giden yolu bulmak olacaktır. Tarih boyunca sayısız düşünür, rahip ve sıradan insan hayattaki mutluluğu en yüksek değer olarak yükseltmiştir. Antik Yunan filozofu...
  • Aşk yeniden

    Aşk yeniden!

    Nil bir Cumartesi akşamı evde tek başına oturup ‘Pretty Woman’ı yüzüncü kez izledikten sonra kendisini odasına kapatıp hayatında neden özel bir insan olmadığını düşünerek ağlıyor. Bu sahne size tanıdık...
  • yanlış kişi

    Neden Hep “Yanlış” İnsan?

    Birçok kadın ve erkek hep yanlış kişiye rastladığından yakınır fakat karşısına çıkan bu insanı doğru dürüst değerlendirmeden onunla birlikte olur. Bir bütün olarak baktığınızda beğenmediğiniz huyları olan bu insanla...