AB Üyeliği, Define Arayıcılığı ve Kumar

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İspanya Memlekette bir Avrupa üyeliğidir, aldı başını gidiyor. Özellikle hükümet bu konuda çok kararlı olduğunu Meclisten süratle geçirdiği uyum yasaları, diplomatik girişimler, dış temaslar yoluyla gösterirken;...
AB Üyeliği

Bülent KORKMAZ / Barcelona-İspanya

Memlekette bir Avrupa üyeliğidir, aldı başını gidiyor. Özellikle hükümet bu konuda çok kararlı olduğunu Meclisten süratle geçirdiği uyum yasaları, diplomatik girişimler, dış temaslar yoluyla gösterirken; kitle iletişim araçları yaptığı yayınlarla konuyu alabildiğine gündemde tutuyor. Yakın tarihlerde görev yapmış diğer hükümetlerin de AB üyeliğinde istekli olduğunu ve bu yönde çalışmalarını yoğunlaştırdığını anımsıyoruz.

Devlet, yetkili kurumlarıyla üyelik yolunda çaba harcaya dursun, yapılan kamuoyu yoklamaları Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının büyük çoğunluğunun AB üyeliğinden yana olduğu sonucunu ortaya koyuyor. İnsanlar, birlik kapısından içeri girildiğinde Türkiye’de çok şeyin değişeceğini, kronik sorunların çözüleceğini, eğitim düzeyinin artacağını, insan hakları ihlallerine dur deneceğini, en çok da ekonomik durumlarının ve yaşam kalitelerinin iyileşeceğini düşünüyorlar. Bu sebeplerle, AB üyeliğinden yana olup olmadıkları sorulduğunda tereddüt etmeksizin evet yanıtını veriyorlar.

Kültürel renkliliğinden mi, coğrafi büyüklüğünden mi, gelir grupları arasındaki uçurumdan mı, yoksa başka bir neden mi kaynaklanıyor bilinmez; Türk milleti öyle bir konu üzerinde kolay kolay “mutabık olmaz”, “fikir birliğine varmaz”, “konsensüs oluşturmaz” ve “ortak paydada buluşmaz”. Olur olmaz her yer ve durumda telaffuz edilen “birlik ve beraberlik” lafı, sadece bir “laf”tır. Edirne’den Posof’a, Sinop’tan Hatay’a her vatandaş elinden gelse, imkanı olsa, kendi partisini kurup seçimlere katılma cüretliliğini gösterecek kadar özgür ve ayrık düşüncelidir.

Halkımızın AB üyeliğini, başka bir şeyle karşılaştırılamayacak oranda, ezici bir çoğunlukla istemesinin nedeni/nedenleri ne olabilir?

Geçmişte Avrupalı olmayı, kendimizi Avrupalı saydırma girişimlerini abarttığımız anlar yaşamıştık: Gümrük birliğinin davul çalınarak kutlanması ve futbolda 1958 İsveç Dünya Kupası eleme maçı öncesi FIFA kararıyla Asya grubuna alınıp İsrail’le eşleşmemiz üzerine maça çıkmamamız ve 1962 Şili elemeleri öncesi “bastırıp” yeniden Avrupa grubuna dahil edilmemiz bunun iki gülünesi örneği. Ancak, sorumuzu cevaplamaz.

İşin içine mitoloji ve merhum Freud’u katsak: Hani anlatırlar ya; Europa (Avrupa) Denizler Tanrısı Poseidon’la Libya’nın oğlu Fenike kralı Agenor’un kızıymış. Güzeller güzeliymiş; görenin aklı başından gidermiş. Europa, bir gece garip bir düş görmüş. Düşünde, iki kıta kadın kılığında “Europa’yı ben doğurdum” diyerek güzel kızı taraflarına çekmeye çalışıyorlarmış. Bu kıtalardan biri Asya imiş; ötekiyse (sonradan Avrupa adını alacak kıta), Zeus Europa’yı bana verdi, diyormuş. Uyanmış Europa, kız arkadaşlarını toplamış, rüyasını yorumlatmak için gitmiş onlarla deniz kıyısındaki çiçek tarlasına. Bu sırada Zeus görmüş olanları Olimpos’taki tahtından, vurulmuş güzel kıza. Oldum olası, karısı Hera’nın şerrine rağmen, güzellere düşkün Zeus hemen tebdil-i kıyafet, boğa suretinde, inmiş Europa’nın yanına; şirinlik göstermiş. Kızcağız, a bu ne güzel boğa böyle demeye kalmadan, almış sırtına Zeus kızı; denizler aşmış, götürmüş Girit’e ve halvet olmuşlar.

Denilir ki.; acaba bilinç altımızda, kendimize bile çaktırmadan, Heredot Cevdet’in deyimiyle, Avrupa’yı “cillop gibi manita” olarak görmek mi var?

Bu da olmadı; fazla televole…

Ciddileşip, sorumuza cevap aramaya devam edelim. Ancak, bunu yapmak için, kendimize başka sorular yöneltmek gerekiyor.

Avrupa Birliği üyeliği ve/veya Avrupalı olmak ne demektir?

Fikir sadece ekonomik birliktelik anlamına gelmiyor. Yaşamın tüm alanlarını kapsayan kültürel ve ideolojik bir birlik. Orada kabul görmek için, çalışacaksınız, üreteceksiniz, vergi kaçırmayacaksınız, kaçak elektrik kullanmayacaksınız, kurallara uyacaksınız, yerlere tükürmeyeceksiniz, işinizde yükselmek ve bir yerlere gelmek için sadece bilginiz ve kapasitenize güvenecek bilmem ne tarikatından, siyasi partisinden, aşiretinden, bacaklarınızın-göğüslerinizin güzelliğinden medet ummayacaksınız, ekonominiz kayıt dışı olmayacak. Yurdunuzu demir ağlarla örüp bununla gurur duyacak, üç beş tane şirketi zengin edeceğim diye insanlarınızı gencecik yaşlarında karayollarında ölüme göndermeyeceksiniz. Hukuk devleti olacaksınız, sadece düşüncesini açıkladığı için insanları hapislerde çürütmeyecek, tecrit etmeyecek, çoluk-çocuğuyla birlikte açlığa mahkum etmeyeceksiniz. İşkenceyi aklınızdan bile geçirmeyeceksiniz.

Bitmedi…

Kitaptan, felsefeden, bilimden, edebiyattan, sanattan, yani insanı hayvanlıktan uzaklaştıran tüm bu güzel şeylerden vebadan kaçar gibi kaçmayacaksınız, Avrupalı veya uygar olmayı cep telefonu kullanmak, bilgisayar kullanmak, sanal alemde gezi yapmak, bilmem ne marka parfüm kullanmak, ayakkabı giymek sanmayacaksınız. Rousseau, Hegel, Spinoza, Einstein, Marx, Bertrand Russell ve diğerlerini –Avrupa’yı adam eden adamların birkaçı- kendi düşünürleriniz, ozanlarınız, mücadele adamlarınız kadar merak edecek, anlamaya çalışacaksınız.

Peki, Türkiye’nin, Türk insanının, Türk yaşam tarzının, davranış biçiminin 2004 Ocak ayı itibarıyla yukarıda özetlenmeye çalışılan bütünlüğe uygun bir yapıda olduğunu söyleyebilir miyiz? Mümkün mü? Kuşkusuz hayır. Halen bu ülkede, gemisini kurtaran kaptan, her koyun kendi bacağından asılır, kır şişeyi-dön köşeyi, adamını bul işini uydur düşüncesi egemen. Yalan mı?

Öyleyse, neden halkımız birlik üyeliğini bu kadar istekle destekliyor, istiyor?

Bence, halkımızın büyük çoğunluğu öyle demokrasiye, Avrupa Birliğini yaratan ilkelere inandığı için istemiyor. Sayın halkımızın, muhterem vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun öyle demokrasiye filan inandığı da yok. Yeri gelmişken, “demokrasi” ve “inanç” kavramları bir arada şık durmuyor. Çünkü, demokrasi din gibi, dogma gibi değişmezliği ifade eden bir inanç durumu değil. Demokrasi, bir değişim ideolojisi; bugünün doğrusunun yarın yanlış olabileceğinin kabulü. Bu yönüyle bilime ve bilim felsefesindeki “göreli gerçek” kavramına daha yakın bir ideoloji. Ayrıca, demokrasi sadece seçimlerde oy kullanmak, çoğunluk olup azınlığı ezmek, liderin her söylediğine kralın buyruğu gözüyle bakmak değil. Bu bağlamda halkımızın büyük çoğunluğu ne bireysel yaşantısında ne toplumsal yaşantısında demokrat oldu.. Takım tutar gibi parti tuttu, kendi tarafı ne yapsa doğru buldu, karşı taraf ne yapsa ne söylese yanlış olduğunu savundu. Hatta bir dönem hiç tanımadığı insanları öldürmekte sakınca görmedi. Demokrasiyi kesinlikle benimsemeyen siyasi oluşumları iktidara getirmekte hiçbir sakınca görmedi. Toplumun aynası siyasi partiler de demokratik yapılanma içerisine girmediler. Bugün bile siyasi partilerinin tamamına yakınında, parti liderinin veya başka bir üst düzey yetkilisinin onayı olmadan, bir parti üyesi Anadolu’nun ücra bir köşesinde küçük bir beldenin belediye meclis üyeliğine bile aday olamaz. Maalesef biz de çok partili rejime geçilmesinin en olumsuz yönü, “padişahvari başkan” sayısının artması olmuştur.

Şu an eskisi kadar olmasa da, süreç içerisinde, halkımız demokrasinin olmazsa olmazı insan hakları ve ifade özgürlüğüne de inanmadı, öyle bir derdi olmadı. Bu tür taleplerle ortaya çıkanları ya tu kaka diye dışladı veya hak-hukuk meselesini üç beş “entel-dantel”in gevezeliği, sporu, zaman geçirme olarak gördü.

Türk halkı tüm bunlara karşın ülkesinin AB üyesi, kendisinin de AB vatandaşı olmasını istiyor.

Çünkü…

İnsanların büyük çoğunluğu Avrupa fikrine eylem planında iki ana eksen üzerinde yaklaşıyor:

Birincisi, define arayıcılığı. İkincisi, şans oyunları ve kumar…

“Avrupalı olunca Hannover’de kaçak kazı yapıp, Milano’da at yarışı mı oynayacağız” demeyin. Bizim işimize bizim bile aklımız ermediği için oraya bir adım atsak bunlar da olur, başka dumur işler de; fakat kast ettiğimiz bu değil.

Türkiye’de define arayıcılığı veya define düşü görülmesi sanıldığından çok daha yaygındır. Belirli durumlar hariç define arayıcılığı resmi makamlardan izin alınmadan yapıldığı ve yasal olmadığı için kaçak yapılır ve uluorta söylenmez. Ama bilenler bilir; definecilik yaygındır. Uygarlıklar beşiği ve cenneti Anadolu’nun irili ufaklı 30 kadar uygarlığa ev sahipliği yapması ve bunlardan kalanlar ya da kaldığı düşünülenler her yerleşim biriminde çok sayıda ‘fahri arkeolog’ yaratmıştır. Kimileri tehlikeyi göze alıp, para harcayarak gömüyü aramış; buna cesaret edemeyen veya imkanı olmayanlar ise en azından düşünü kurmuşlar, “acaba?” demişlerdir, “buğday ekmek için kazdığımız şu tarlamızdan bir küp altın çıkmaz mı?”

Türkiye’de şans oyunları ve kumara olan ilgiyi biliyorsunuz. Şahsen kim tarafından ve hangi amaçla düzenlenirse düzenlensin, ben her türlü şans oyununu kumar kapsamında değerlendiriyor; insanın hakkı olmayan bir parayı almasını kabullenemiyorum. Ne var ki, çalışarak-üreterek-hakkıyla maddi huzura ermekten umudunu çoktan kesmiş insanlar devletin, televizyon kanallarının, gazetelerin, spor kuruluşlarının sayesinde ‘mezarlık kumarbazı’ oldular. Herkesin elinde bir kupon, hayatını değiştireceğini umarak şans meleğinin peşine takılmış. Kimileri TV kanallarını arayıp bazen insan onuruyla bağdaşmayacak biçimde program sunucusuna hediye vermesi için yalvarıyor.

Avrupa isteği ve özleminin, ilan edilmese de, gerisinde yatan budur. Sanılıyor ki, üye olununca hazine bulunacak, totodan-lotodan her kaç paraysa büyük ikramiye çıkacak ve hep beraber huzura ereceğiz, derdimiz, gamımız kalmayacak.

Üyelik Elzem mi?

Anadolu’da bir anlayış vardır. Anne-babalar çocuklarının yaşı gelince evlenip, yuva kurmasına büyük önem verirler. Doğup büyürken, okula giderken değil de, evlenme çağı gelince anne-babaları bir telaş alır. Çocuğun belki doğru dürüst işi yoktur, hatta hiç işi yoktur, kenarda köşede zaman zaman yıkım düzeyine düğün masraflarını karşılayacak para da yoktur; ama ebeveynler der ki, “Aman oğlanı/kızı baş göz edelim; iş-para bir hal olur”. Halbuki anne-babalar zamanında çocuğun psikolojik ve biyolojik beslenmesi, bakımı ve eğitimiyle ciddi biçimde ilgilenseler/ilgilenebilseler; çocuk kendiliğinden düzenini, işini kuracak, muhtemelen iyi bir evlilik yapacaktır. Öyle olmaz; borç-harç yuva kurulur ve sıkıntı döngüsü kuşaklar boyu devam eder.

Ben, Türkiye’nin AB üyeliğine biraz da bu açıdan bakıyor ve açıkçası üyeliği çok da önemsemiyor, yaşamsal bulmuyorum. Sırf Avrupa istiyor diye yanlışların düzeltilmesi yönünde çaba gösterilmesini, ekonomiden insan haklarına birçok alanda adımlar atılmasını ise onur kırıcı buluyorum. Yani ne demek? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları onurlu birer yurttaş olmayı, onurlu bir yurttaşa yaraşır şekilde muamele görmeyi hak etmiyorlar mı? Tarih gösteriyor ki, başkalarının ittirmesi, dayatmasıyla yapılan reformlardan, yasalardan, değişimlerden o toplum onları kendisi doğru algılayıp benimsemedikçe, özümsemedikçe hayır gelmiyor. “Başına fes takacaksın” deniyor, “olmaz, gavur oluruz” diye celalleniyor. Yüz yıl sonra “fes olmadı, şapka takacağız” deniyor; bu kez “olmaz, din elden gidecek” tepkisiyle karşılaşılıyor.

Diyelim, bugün sıkıntı olarak dile getirilen her sorunu hallettik, kişi başına düşen milli gelirimiz 20 bin dolar, kimsenin karnı aç değil, gelir dağılımındaki uçurum kapatılmış ve yurt dışına seyahate çıktığımızda vize almak için babaannemizin nikah kağıdına kadar sormuyorlar, ay yıldızlı pasaportumuzu gururla cebimizde taşıyoruz. Bu durumda birlik üyesi olsak ne olur, olmasak ne olur?

Sonra, Avrupa’nın cennet, dikensiz gül bahçesi olduğunu söylemek mümkün değil. Milyonlarca insan işsiz. Ekonomide durgunluk, çözülemeyen sorunlar var. Uyuşturucu çok ciddi bir sorun olmuş.

Bu, başka bir yazının konusu.

Kategoriler
Köşe Yazıları
Henüz Yorum Yok

Cevap bırakın

*

*

Benzer Konular